
yaklaşık bir buçuk aydır yazmıyorum. sadece buraya değil, hiçbir yerde yazmadım. yazmaya ara verdim. sebebi çok. konformistliğim tuttu mesela, alıştığım klavye yoksa yazmam dedim. onarımdaki dizüstü bilgisayarımı bekledim.
diğer sebep, üşengeçliğim. sevgili hocam yıldız ilhan'ın dediği lafı çok ciddiye almıştım: "Bir yazara en çok yakışan şeydir üşengeçlik."
bir de yazının gücünü gördüm. elimdeki kuvvetin şiddeti karşısında şaşırdım. bu kadar güçlü bir silahı, nasıl bu kadar fütursuzca kullanabildim diye kızdım kendime.
tüm bu nedenleri aştım ve oturdum "alıştığım klavyenin" başına.
şimdi anlatıcak o kadar çok şey oldu ki. ben hangisini türkçe sözlü hafif müzik kıvamında size sunayım diye, gazetelerin hafta sonu eklerinde yazan ve konuları; kocaları, çocukları, eski aşkları, kıyafetleri falan olan kadın yazarlar gibi kara kara düşünürken, alakasız bir konudan bahsetmek geldi aklıma. öyle, bu kadar yoğun gündemde boğulunca kaçıp sığınıcak liman işlevi görsün bu konu dedim.
ben üşengeçliğimle bugün yarın yazarım ertelemeleriyle vakit geçirirken, yazımın başkişisi bu hafta çektiği filmle girdi kamuoyunun gündemine ve tatlı bir tesadüf oldu.
zülfü livaneli, el atmadığı sanat dalı kalmamış olsa da, benim için her zaman şarkılarıyla bir anlam ifade etti. aşklarımızı, isyanlarımızı, mutluluklarımızı o herkesten daha iyi anlatabildi. yıllarca giremediği, sürgünde hasretini dile getirdiği ülkesini, londra senfoni orkestrasıyla çalarak bir adım daha ileriye taşıyordu ömer zülfü livaneli.
"herşeyin bir insanı sevmekle başlayacağı"nı anlatıyordu "omuz omuza" diyerek konserine giden yüzbinlere. kendisinden haberi bile olmayan "doğdukları yerde ölenler için", "büyük insanlık" için söylüyordu şarkılarını. nazım'ı, sabahattin ali'yi, ahmed arif'i bestelemişti ve babamın (klavyenin tuşları arasında boğulmaktan korkmamı gerektirecek kadar karışık bir adı olan) isveçli arkadaşı sabahattin ali'nin "leylim ley"ini onun sayesinde ezbere biliyordu.
sigaralarımızın dumanını derin bir nefesle verirken dışarı "bir seni özledim, bir de memleketimi" diyerek iç çekiyorduk ve bir gün değecek diyorduk "nefesim nefesine".
ne zaman bir kişi daha eksilsek, birimiz daha düşse bir daha kalkmamak üzere, "yiğidim arslanım burda yatıyor" diyerek işaret parmaklarımız konuşuyordu düğümlenen boğazlarımıza inat.
kent yaşamının insanı kendine yabancılaştırmasına katlanamayıp " gün olunca başımızı alıp gideceğimizden dem vuruyorduk, yelkovan kuşlarının kanatlarında".
"dünyayı eşkiyalara bırakmıyorduk" bazen, "hey özgürlük" diye haykırıyorduk göğe ve biliyorduk "gökyüzü herkesindir".
"neslimizin akdenizin mavi aydığınlığından gelmesiyle" övünüyorduk bazen, bazen de "güneş topla benim için" diyorduk "sevmeye kıyamadığımız"a.
bir deniz kıyısında, gecenin karanlığında bembeyaz parlayan martıları ve yelkenlileri seyrederken, geride kalan "yalnız insan" oluyorduk, giderken nemlenen "gözlerin"i düşünerek.
tüm bu anları yazdığı şarkılarla dolu dolu yaşamamızı sağladığı için minnettarım bu adama.