28 Nisan 2011 Perşembe

kırmızı çocuk

yeninin çocuğunu

eskinin karmaşası doğurur
kaçma

bak
ellerimize vurulan cetvel cezası kadar kırmızı
utanmak satan yanağımız
ve kafamız hep yerde ama
arasak da bulamıyoruz
gözden fena düşmüş

kaybeden tarafımız

kırmızı çocuk
çık o sınıftan

tenefüs zili çalmadan
ve koridor boyunca sevin
çünkü özgürlüğün rengi yoktur
dışardan hiç anlaşılmaz



büşra demirağ

aykırı edebiyat'ta tunus için yazılmış. "arap baharı" bugünün dünyasında bir hayaldi zaten. fakat, 15. ve 16. yüzyıllarda avrupada bastırılan köylü devrimleri esnasında söylenmiş bir laftır "biz başaramadık ama bir gün torunlarımız başarıcak." ortadoğunun kadim ve çilekeş halkları için de durum budur. özgürlüğün rengi yoktur demiş şair ama bana kalırsa kırmızı ve mavidir özgürlüğün rengi.

27 Nisan 2011 Çarşamba

yurtsuz.net'ten...

Smyrnalı Tantalos, eski çağların ve mitolojinin, tanrılar tanrısı ZEUS’un en güçlü ve en ünlü oğlu olmasa da, (çünkü bu şöhreti, kendinden önce Yunan ve Roma mitolojisinin çaplı kahramanı, üvey kardeşi Herakles’e kaptırmıştı; Herakles ile ilgili verilebilecek basit örnekler dahi, dönüp dolaşıp ağır emeğin değersiz yüceliği içinde kaybolup gitmeye mahkumdur. Yine de Herakles “insanının doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler.” Lunaçarski / Erhat) Tantalos, Herakles’in kudurmuş bencilliğinden çok daha tutarlı, kolektif bir gücü ve Zeus düzenine başkaldırıyı temsil ederek kardeşi Herakles’den kalın çizgilerle ayrılır.
Zaman zaman kendisine, çocuklarına ve çevresine de ölümcül zararlar verebilen Herakles ya da nam-ı diğer Herkül’deki bu inanılmaz gücün zayıf tarafı, mit olmuş görüşler aksini ileri sürse de Herakles’in çocukluk dönemine aittir. Smyrna ile Spiylos dağı ya da ölüler ülkesinin eteklerine sıkı sıkıya bağlı öyküde geçen Herakles’in çocukluk dönemi, Anadolu şamanizminin bir sentezi gibidir. Ona Kraliçe Ompehale tarafından kız elbisesi giydirilip yün eğirmesi öğretilir. Tanrılar tanrısı Zeus’un oğlunun düştüğü yürek paralayıcı duruma bakın! Sanki, ne nemeia aslanı ne lerna ejderi veya augias ahırları ne de Hades’in üç başlı köpeği Kerberos, bu betimlemelerin yada imgelemin yanında hepsi sanki bu alelade çocukluk döneminin düşüdür ve buhar olup uçmak için mitolojik kapının açılmasını beklemektedir.
Ama Smyrna’lı Tantalos, üstün bir mitoloji kahramanından çok daha fazla özel bir yetinin sahibi olarak zekasını, başta babası Zeus olmak üzere Tanrılar düzeninin kötülüğü ve bu düzenin yıkılması ve aşılması üzerine odaklamıştır.
Tanrıların yalnızca kendi çıkar, zevk ve kaprisleri için yarattıkları bu ceberut düzeni alaşağı etmek için yola çıkan Tantalos’ta yaratıcılık, ilkel ve ağır emeğin bileşeni olmuş et ve tırnaktan bir erdeme dönüşmüştür. Bu erdem, Tantalos’un öncülüğünde Tanrılar ve Olimpos’a karşı, adı Smyrna olan bir kent ve yepyeni bir ülkenin kurulması ile taçlanmıştır.
Tanrılar düzenine karşı “insani değerlerin” temel alındığı yeni bir düzen fikri, mitologyanın baş çelişkisi olarak görülmüyorsa ya da mitoloji, bu temel önerme üzerinden birleştirilemiyorsa o zaman aynı anlama gelmek üzere, Smyrna ve Tantalos, mitologyanın başat çelişkisi haline gelir. Öte yandan, mitolojik çalışmalar için bu titiz gönderme, mitologyanın ana vatanı ile ilgili tartışmaları, kent üzerinden kuramsal hale getirmeyi hedeflediği gibi, mitolojinin anavatanına “Smyrna’ya” güçlü bir giriş olarak da düşünülebilinir.
(Azra ERHAT’ın derlediği Mitoloji Sözlüğünde geçen Tantalos maddesi, bizim öne sürdüğümüz tezleri, güçlü bir şekilde desteklese de adı geçen Tantalos maddesinin önemli mitolojik çelişkiler türetmesine rağmen, Tantalos’u hak ettiği yere oturtmaktan özenle kaçınması en hafif deyimi ile bir zamanlama sorunu olarak görünmektedir.)
Tantalos ile ilgili mitolojinin özellikle karartılmış kısmında Tantalos’u basit bir hırsızlık eyleminde görürüz. Tantalos’un şarabı ve ambrossia yı tanrıların sofrasından çalması, şatafatlı bir ironidir. (Oysa, Tantalos’un tanrılara sunduğu şölende, içecekler arasında şarap listenin başındadır. Şölenin bir yerinde, Tantalos masadan kalkarak Tanrıların yedikleri etin, oğlunun eti olduğunu, tanrıların kulağına fısıldamış olmalı. Tantalos, şölen masasında zeki olduğu kadar kuşkucu ve nükdeci kişiliğini açıkça dışa vurur. Tanrıların zaaflarını alaya alması ile Tantalos, üvey kardeşi Herakles’ten bambaşka bir kişiliğe sahip olduğunu da gösterir.
Ne verilen bu ilginç örnek ne de kısıtlı olanaklarla arkeolojinin kanıtladığı gibi, Smyrna nın eşsiz ve Tanrılara alternatif mimarlık bir anıt olarak kurulması da tanrılarda özellikle de Tanrılar tanrısı Zeus’da, herhangi bir endişeye yol açmadığını kestirebiliyoruz.
Ama ne zaman ki Smyrna’lı Tantalos, örgüt ustası oğlu Pelops üzerinden (ki Pelops aynı zamanda olimpiyat oyunlarının yaratıcısı ve kurucusudur) Olimpiyat oyunları ile Ege Denizinin iki yakasını birleştirip, meşale ateşini Yunan mitologyasının kıraç topraklarında yaktığında, Olimpos’ta tehlike çanları çalmaya başlamış ve Zeus’un despotik düzeni kökünden sallanmaya başlamıştı.
Kendi yaratısı olan yeni düzende kalıcı olmanın ön koşulu mitologya döneminin üretim tarzıdır. Onun içindir ki, inanç sistemi, bütün sistemin kalbi olmasına rağmen hem Tantalos hem de Smyrna’nın en zayıf ve en güçlü yanını bu inanç sistemi oluşturur. İlginç olduğu kadar, kişilikli Niobe üzerinden Kybele’nin ana tanrıça olarak resmiyet kazanması kesin olarak Tanrılar düzeninin sonunu hazırladığı kadar iktidarı elde tutmanın da bir aracı olmuştur.
Smyrna’nın yeni düzeninde ruhani ve sportif, mimari ve astronomi ve en sonunda “eşitlikçi” ekonomik ilişkileri ile devresini tamamlamış ve Tanrılar düzeninin karşısına alternatif bir düzen olarak çıkmış Yunan mitologyasını da örgütleyerek Tanrılarla savaşa hazır hale gelmiştir.
Aslında bütün hikaye, Tanrılar düzenin örümcek bağlamış köhne yapısı ile yeni olduğu kadar halkçı ve eşitlikçi bir “Smyrna Düzeni” arasında ki mutlak kaçınılmaz çatışmaya dayanmaktadır.
Tanrıların, eski olduğu kadar kibirli ve insanlık düşmanı düzenlerini, korumak için gösterdikleri üstün çaba, korkuları ile karşıtlarının eşit bir içkinliğe dönüşü, üretim ilişkileri ve dönemin bütün ilkelliği yeni düzeni boğmaya yetti. Kuşkusuz, bu savaşın sonucunda, Tantalos ve dolayısıyla Smyrna’lıların kişiliğine biçilen ceza olarak “Tantalos İşkencesi’nden” bakarsak, en az Troya kadar gerçekçi bir efsane görürüz.
Oğul Pelops’un yazgısı ile ilgili kimi mitolojik ayrıntılar mevcut olsa da, kızı Niobe günümüz Manisa’sında ağlayan kaya olarak Kybele’nin yanı başında varlığını sürdürürken, Tantalos, mitolojik kaderi ile baş başa kalmıştır.
Yine de yurttaşı Homeros’un hüzünlü bir biçimde resmettiği Tantalos söylencesinde önemli bir ayrıntı göze çarpmaktadır; Tantalos işkencesi biçimsel olarak, sanki yıllar sonra stilize edilmiş, çarmıhdaki Hz.İsa betimlemesi ile neredeyse birebir aynıdır.
Bir kent; Smynra, Tanrılar tarafından yağmalanarak yok edildi.
Bir halk; Smyrnalılar, Tanrılarla giriştikleri savaşta yok edildiler
Bir Kral; Tantalos, lanetli işkencesi ile yaşamaya devam ediyor.
Son olarak;
Tantalos yaşadığı dönemde Mitologya çağlarının Spartaküsüdür.!!!!!

10 Nisan 2011 Pazar

Rosa Luxemburg, iki halkın sürekli olarak baskı altında tutulup horlandığından bahseder; bu iki halktan biri Çingeneler, öteki Yahudilerdir. Luxemburg’a göre "Yahudiler, kendilerini aşağılayan dünyanın efendisi olmaya çalışmış, onun için de, çoğu kez paylarına kölelik düşmüştür. Ama çingeneler kendilerini hor gören dünyayı ciddiye almazlar. O dünyada bir şey olmaya çalışmaz, bu nedenle köle de olmazlar".


Çingeneler dünyayı ciddiye almasalar bile bu dünyanın efendisi olmaya soyunanlar tarafından zaman zaman -ne yazık ki- fazlasıyla ciddiye alındılar. Tarih boyunca hiçbir halkla savaşmamalarına rağmen pek çok kez şiddete maruz kaldılar, sadece Nazi Almanya’sında Yahudilerle birlikte on binlerce çingene, çocukları ve henüz doğmamış çocuklarıyla toplama ve imha kamplarında katledildiler. Doğrusunu söylemek gerekirse gittikleri yerde genelde bariz bir düşmanlıkla kuşatılmışlar, siyasi bir güçleri olmadığından karşılaştıkları şiddetin ve insanlık dışı baskının çoğu kayda geçmemiştir. Yine de kendilerine kötülük yapanlara karşı sürekli bir nefret besledikleri söylenemez.
Geçmişte Çingeneler hakkında çalışmalar yapan çoğu bilim adamı ve yazar, onları ya coğrafi bölgelere ya da kalabalık bir şekilde bulundukları ülkelere göre incelemişlerdi; ne büyük yanılgı!.. Evet, yerleşik hayata geçmiş ya da yarı-göçebe bir yaşam sürdüren ve muhtemelen yabancıların araştırmalarına kendilerini itirazsız teslim eden birkaç Çingene topluluğunun varlığı doğrudur: İspanya'nın Gitanoları, İngiltere Çingeneleri, Almanya'nın Sintileri, Romanya'nın Rudarileri ve Macaristan'ın Müzisyenleri bu gruplar arasında sayılabilir. Gezileri sırasında bütün bir kıtayı dolaşan tamamıyla göçer Romanlardan farklı olarak, bu Çingenelerin çoğu kültürel kimliklerini hemen hemen kaybetmiş ve neredeyse asimile olmuşlardır. Hem Lovara hem de Kalderaş kabilelerinin üyeleri, S.S.C.B.'den Amerika'ya, Oslo' dan İstanbul'a, Malaya'dan Güney Afrika ve Brezilya'ya kadar her yerde bulunabilirler.

Arkaik kabile bağlarına sadık kalan, tek göçer çingene grubu Romanlardır. Bunlar, bütün kalpleriyle daha büyük bir bütünün bir parçası olduklarını hissederler. Seyahat dürtüleri salt bir dolaşma arzusu değildir. Hala tanımadıkları akrabalarıyla buluşmak, oğullarına yaraşır gelinler bulmak, kabileden ancak akrabaları olmayan biriyle onları evlendirmek için yolculuk ederler. Süre giden kültürel bir kan naklinin ve durmaksızın akan bir yenilenme gücünün bir parçasıdırlar.

Bu bilgiler, henüz on iki yaşındayken bir Çingene kumpanyasına katılmak üzere evden kaçıp Romanların arasında on yıl geçiren Jan Yoors’un, yaşadıklarını anlattığı “Çingeneler” kitabından aktarıldı.
Zamanın, mekanın ve hayatın farklı yorumu Kitabın asıl önemi çingene topluluklarının tarih ve coğrafyasına dair bilgilerden gelmiyor. Daha ilgi çekici olanı onların duygu ve düşünce dünyasına açılabilmesinde. Bir örnekle başlayım: “Pulika, ‘şu balık kadar büyük kar yağıyordu’ dedi. Nehirden dönüyorduk ve üç tane kocaman alabalık yakalamıştık. Pulika anlattığı olayın geçtiği zaman da yağan karı anlatırken, en büyük balığı seçmişti. Elinde tuttuğu balık, tarihlenebilir bir geçmiş zamana olduğu kadar, tarihlenebilir bir geleceğe de itiraz olarak parlıyordu; çingeneleri her hangi bir zamanda parantez içine alıp anlatmanın imkânsızlığıydı. Onu ele geçirdim dediğin anda elinden kayacaktı”. Bu, hayat denilen şeyin üst üste yığılmış yıllardan değil, toplanıp rakamlarla ifade edilemeyecek anılardan olduğu anlamına da geliyordu.


Demek ki zamanı farklı algılarlar; herhangi bir gelişme düşüncesi illetinden muaf olan Çingeneler ebedi bir Şimdi'de; bitmez tükenmez ve görkemli bir şimdiki zamanda yaşarlar. Romanlar, rüzgârla dalgalanan ağaç dalları veya suyun akışı gibi sürekli bir hareket halindedirler. Ve anılarına rakamları değil, rüzgârı, yağmuru, karı ve hatta dolu dolu gülen bir ihtiyarın kahkahasını şahit gösterirler. Mesela, herhangi bir anıyı anlatırken " Zackarina'nın gülmekten öldüğü gündü" ya da "ağaçların rüzgârdan çıldırdığı gündü" diye başlayacaklardır söze. Ne var ki, hatıraları da dört, en iyi ihtimalle beş neslin ötesine geçmez. Bir çingenenin tarih bilinci atalarıyla sınırlıdır ve yaşayanlar arasında onları hatırlayan kimse kalmadığında o atalar da unutulur. Ne efsanevi veya meşhur kahramanları ne de kökenleri hakkında hikâyeleri vardır. Eğer bir gajo (çingene olmayanlara bu adı verirler) onlardan böyle bir hikâye duymaya can atıyorsa, istenilen şeyi esirgemezler; ama bu yalnızca o gajodan para sızdırmak için uydurulmuş bir hikâye olacak, anılarının arasına şöyle kaydedilecektir; "Maşşo'nun aptal gajodan, bir beşlik tokatladığı gün".


Çingeneler kültürel sürekliliklerini ve kimliklerini ustalıkla dokunmuş bir ağın ardında korur. Bu ağ, arkasındaki her şeyi gösteren şeffaf bir dokuymuş gibi görünse de, gerçekte böyle değildir. Aslında şeffaflık görüntüsü, gördüğünü gerçekmiş gibi kabul etmeye meyilli bir gajonun merakını gidermeye, onu Çingenelerin hayatından uzak tutmaya yarar. Örneğin falcılık, bir gelir kaynağı olmanın yanı sıra, çingene dünyasını -gajoları tedirgin eden- sihirli bir haleyle kuşatma açısından çok önemlidir. Fal bakan bir çingene gajonun hayatını deşifre edermiş gibi davranırken, aslında o hayatın -iş, aile, başarı, başarısızlık özelinde- hiçbir gizli saklısı olmadığını bilir. Gajo'nun kendi kendine itiraf edemediği ve mazoşist bir zevkle taşıdığı korkularını işleyip, çok gizli dünyadan taşınan bir habermiş gibi sunar. Romanlar kendi aralarında ise hiçbir şekilde fal bakmazlar. Muhtemelen fala inanmadıklarından!..

Çingenelerin ortaklaşa paylaştıkları ne Mesih inancı ne de muazzam bir tarih bilinci vardır. Hıristiyanlığın veya İslamiyetin ince cilası altında gerçek dinleri, ata tapınıcılığıdır. Hukuk sistemleri veya kris, yaptırım gücünü bu soy kavramına dayanan büyüden alır. Ortak bir atadan dolayı akraba olmanın yanı sıra aralarındaki bir başka temel bağ dilleridir; Sanskritçenin bir türevi olan ve sırrı kıskançlıkla korunan Romanca…

Koşullar öyle gerektirdiği için bazen hırsızlık yapmak zorunda kalırlar; atları için ot, ateş için odun, karınlarını doyurmak için patates, sebze, meyveler ve elbette ki meşhur "yolunu kaybetmiş sevgiye muhtaç" tavuklar… Hırsızlıklarını meşrulaştıran bütün bir Gajo dünyasını kamu alanı olarak düşünmelidir. Ancak gündelik ihtiyaçlarının dışında hırsızlık yaptıkları da görülmemiştir. Çünkü hayatını eşyaların ağırlığı ile bağlamak istemez çingene. Onun başına gelecek en kötü şey "herhangi bir eşyaya bağlanarak, onun yanında çürümeyi beklemektir". Bu nedenle onların iflah olmaz hırsızlıkları konusunda söylenenler yalnızca bir efsanedir.

Bir çingene ölümle taçlanan bir cesareti ve intiharı asla anlamaz. Onlar için en büyük cesaret yaşamaktır. Bunu öyle süslü laflarla dillendirmezler de. Çünkü söz yaşamın büyüsünü bozar. Bir çingene atasözüdür bu; "söz hayatı çalar". Varoluşsal sorunları da yoktur; yalnızca yaşanır. “Düş görmeye gerek yok, uzun uykuda (ölüm) yeterince göreceksin".

Ve aşk. Biliriz ki sık ve ateşli aşklar yaşar çingeneler. Doğru. Ama bu aşk da bizim anladığımızdan çok farklıdır. En önemli farkı, aşkın yanında acıya asla yer verilmemesidir. Yani modern insanın arızalı ilişki biçimleriyle anlaşılamayacak türden bir sevgi biçimidir bu. Bir çingene "seni seviyorum” demez, bunun yerine "seni hayatta tutmak istiyorum" diye seslenir. Aslında aşkı tanımlayan sözcük tam olarak şudur; "hayatı öpmek".

bazen buraya yazmaya yeltendikçe yazacak ne kadar çok şeyim olduğunu fark ediyorum. fakat bir kısmı gidiyor işte, çok az bir bölümü buraya geçiyor. dün gece felsefe siyaset, bireyin eylem birliği ve bu üçgenin kişinin hayatının her alanını nasıl etkilediğini sorgulayan bir yazı yazayım diyordum. bugün gündüz ösym binasını kuşatırken biraz da flörtleşerek gitar çalan hoş bir kızla beraber yeni türkü'den buğdayın türküsünü söylediğimi ve bu olayın üzerine gidip yeni türkünün bende ne kadar öenmli bir yerde olduğuna dair bir yazı yazayım dedim. kaybedenler kulübündeki "afili filintalar" ve hiç sevmediğim doksanlar gençliği üzerine yazayım dedim. uzun zamandır altayla ilgili bir yazı da düşünüyorum. bedensel yaşlanma ve geriatriyle de ilgili mesleki bilgilerimi döktüreyim diyorum. sonra işte başlıklar halinde bunları yazmaya karar verdim.

9 Nisan 2011 Cumartesi

4 Nisan 2011 Pazartesi

Iron Maiden - Run To The Hills (Live at Ullevi)



maiden, türkiyede. 14 yaşımdaydım bu adamlarla tanıştığımda. 2000lerin ortalarında hâlâ seksenlerin kafalarını yaşıyorlardı ama olsun.
ingiliz heavy metaline kattıkları o solukla, heavy metalin tüm dünyada girdiği duraklamasını ve geriye gidişini bitirmişlerdi seksenlerde. bunu birazda önceki on yıldan devraldıkları punk altyapısına borçluydular.
metal müzik tıpkı seksenlerde olduğu gibi 2010lu yıllarda yine bir resesyona girerken, bu işi ileriye taşıycaka gençler çıkana kadar, biz geçeriz kaptan köşküne dediler bu adamlar ve final frontier'ı çıkardılar. iyi de ettiler. birazcık da oryantalisttiler. ama efsaneleri ve fantastizmi çok seven metal türü içerisinde çok ayıp ve absürd bir şey değildi bu.
rock müzik için pink floyd ne ise, iron maiden heavy metal için odur.
en güzel tarafları ise asla metallica üyelerinin başına gelen götleşmeye uğramamalarıdır. adam gibi adamdır bu amcalar.
şimdi türkiyeye geliyorlar. sahne önü 295, normal 148. gitmişken dedemiz alice cooper'ı da görmek şansına erişicez ama. ergenlik dönemlerimizin geyiği abi iron maiden gelse balı boşaltırız o gün. atatürk yıkılır. yollar kapanır. ( bir de izmire ayağımıza getiriyoruz yaşlı başlı adamları) bu lafların heyecanı ve nostaljisiyle o paraları neremizden çıkartıp da vericez biletix'e bilemiyorum. delikasap mecmuasından bir muhabirlik dilensem de, basın kısmından izlesem konseri beleşe getirebilir miyim ki?