29 Aralık 2009 Salı

GÜLÜN GÖLGESİNDE

hayal meyal hatırlıyorum. tanrının huzurundaydım. zamanın geldiğini söyledi, gidiyordum. mutluydum. tanrı ve melekleri benden ayrılacakları için üzgündüler. benim bu mutluluğuma içerliyorlardı. tanrı ne istediğimi sordu. zeka vermek istedi bana reddettim. bilgi ve akıl ver zekileri yönetirim dedim kabul etti. mantık verdi bana, sonra bilgi verdi, eşyanın, bitkilerin, hayvanların, insanların bilgisini verdi. yakışıklılık diye sordu. fazlasına gerek yok işime yarayacak kadar dedim. güzel ses dedi soran bir tonlamayla, evet dedim, verdi. ağırbaşlılık ister misin diye sordu. yüzümü ekşittim, ezik insanlar ağırbaşlıdır dedim, güldü. gitme diyemem gitmek zorundasın buna dayanamıyorum dedi, tanrı aciz mi kaldı yoksa diye geçirdim içimden, âşâ dedi, anlarsın zamanla. ürperdim onun kudretiyle. o kudreti istiyorum dedim, pekala dedi. otoriterlik ver ama içi boş bir karizmanın verdiği otoriterlik olmasın sakın, istemez öyle imajlar dedim. bu istediğini verdiğim akıl ve bilgiyle elde edebilirsin dedi. seni nereye göndereyim diye sordu. bir su birikintisi olsun dedim. çevresinde insanlar olsun. bin bir farklı çiçek, bin bir çeşit insan, değişik yemekler, danslar, diller, ağaçlar, kuşlar olsun dedim çevresinde. içinde envai çeşit balık olsun. toprak kadar sadık insanlar olsun, deniz kadar gönlü zengin. hay hay dedi.
gönderdi beni. bir deniz kenarına, bereketli topraklarda yoğrulmuş, denizle terbiye edilmiş insanların arasına. o kadar mutlu oldum ki, onlardan ayrıldım diye üzgün olan tanrı ve melekleri kızdı bana, tanrı bir daha bütün ayrılıklarda kalan taraf sen ol dedi, gidenlerin ardından baka kal. o lanetten bugüne kadar binlerce parçaya ayrıldı yüreğim. tanrının gönderdiği kıyıya hapsoldum. her gidenle küçüldü kalbim, her giden tanrının bana verdiklerinden bir şeyler kopardı ve kayboldu.
tanrının sevgisine mazhar olmuş insanlardandım ama. yürürken bir gün, bir çiçek gördüm yerde, kıpkırmızı, gül dediler, eğilip koparayım dalından dedim, üzerimdeki ağacın dalından bir kuş saldırdı üzerime, bülbül dediler, gülün sevdalısı. ama ben de aşık olmuştum güle ve gülün meylini sormadan kopardım dalından onu kendim için. bülbül dile geldi aniden, ömrümde duyduğum en güzel sesi çıkardı. karşılık vermek istemiştim ki fark ettim, sesimi kaybetmiştim. tanrının verdiği o güzelim ses yok, yabancı bir ses çıkıyordu gırtlağımdan. bülbül intikamını almıştı sesimi çalarak benden.
bir gül bahçesi istedim. kocaman bir gül bahçesi. sahip oldum. rengarenk güllerle dolu uçsuz bucaksız bir bahçem oldu. gün geçtikçe çoğaldı bahçemdeki güller, sahibiydim hepsinin, kalabalıkların hakimi olmak istemiştim ve tanrı bunu da bahşetmişti bana. sayısı sürekli artan güllerim vardı. güç alıyordum hepsinden, ihtiyacı olanlara o bitmez tükenmez enerjimi aktarıyordum.
sonra sararmaya başladı yeşillikler. bazıları yeşil kalmıştı ama çoğu gitmişti. sonbahar dediler. şenlik bitti. kış kapıda. bir rüzgar girdi bahçeme. güllerim uğuldadı. çiçeksizdi hepsi. büyük bir uğultu baş gösterdi, sınırlarını bilemediğim bahçemde. güllerim bir şeyler söylüyorlardı, hepsi farklı bir şey. sonra sular düştü gökten yere. yağmur dediler. sular kapladı yeri. çıldırmış gibi, nereye gittiğini bilmeden akan sular. teker teker söktüler güllerimi. güllerim kandılar sulara, hepsi farklı bir yere dağıldı. parçalandı kalbim bahçem terk etmişti beni. kalmıştım ıssız bir toprakta. sonra tutundukları yerlerden haber yolladılar hepsi. çoğalmışlardı iyice. sarmışlardı her yanı. kokuları geldi burnuma. anladım. her yer bahçem olmuştu artık. tanrının dünyasında sınırları yıkmıştım. efendisiydim yeryüzünün. hapsolduğum kıyıdan dünyayı yönetiyordum.
sonra bunca ayrılık, bunca parçalanmışlık bir şey öğretti bana. evet kainatın en büyük gül bahçesine sahip olmak istemiştim ve olmuştum, emek vermiştim onlara ama kendim için sığınacak bir yer lazımdı ve bu yer kalın, dikenli gövdeleri, sahte hoş kokularıyla beni kuşatan bu bahçe olamazdı. o güller değil miydi ilk yağmurda sulara aldanıp beni terk eden. o riyakar bahçede artık kimin yalan kimin doğru söylediğini ayıramamaya başladım. yaralar sardı tüm bedenimi, kalbimin atışını duyamıyorum. kabuk bağlamış yaralarım yüzünden, bu çamurlu bahçede beni avutacak okşayışları hissedemiyorum.
iğrenmeye başladım o bahçedeki her bir gülden ve sığınıp soluklanmak için, sıcak,samimi,küçük bir ev istedim, balkonu denize bakan. tanrı cömertliğini gösterdi bir kez daha. sonra anladım ki, aslında benim kurtlar sofrasından farksız, sınırsız bir gül bahçesinden çok, beni yapraklarına her dokunduğumda yenileyecek çivit mavisi bir sardunyaya ihtiyacım vardı. balkonumu süsleyecek.
şimdi baş edebilmek için bu gül bahçesiyle ve en güzel, en sıcak duygularla besleyebilmek için o sardunyayı uzaklaşmam lazım bu bahçeden. kanatmadan soymam lazım yaralarımı, hissetmem lazım kalbimin coşkusunu. geri dönünce bu bahçeye köküne çivit dökülünce maviye dönen menekşeler gibi sahte değil, denizin saçlarından fırlayıp gelmiş mavi sardunyalar bulurum, beni sularla aldatan güllerle dolu bahçemde. ve o zaman tanrının beni bu kıyıya gönderdiği ilk günkü coşkuyla alırım nefesimi. kaslı,sakallı ve yakışıklı....

26 Aralık 2009 Cumartesi

İLK İHANET

bertolt brecht; yaşadığımız kara günler, yaşayacağımız güzel günlerin diyetidir diyebilseydi, enternasyonel tugaylarla birlikte iber yarımadasından frankonun faşistlerini temizlemek için ispanyol iç savaşına katılan sevgilisine, belki yatmazdı o kadın, kendisine sosyalist deme cüretini göstererek kavgamızı lekeleyen o adiyle. Zavallı brecht, hayatında yazdığı en güzel şiirleri, ütopyası için cepheye gönderdiği sevgilisine armağan etmişti. Ama diyebilseydi ki, açların zaferinden sonra tüm yarım kalmış taraflarımızı, tüm eksikliklerimizi telafi edeceğiz kutsal sevişmelerimizde; kanmazdı bence o kadın, bir elinde şarap şişesi, diğer elinde silah, ağzında sigarayla cephede yoldaşların arasında dolaşan o haine. Bence ne sovyetlerin yanlış politikası, ne emperyalizmin entrikaları; ilk ve en büyük darbeyi bu ihanet vurdu kavgamıza, bu olay leke sürdü mavi düşlerimize. Hâlâ haykırabiliyorsak meydanlarda ütopyamızı, ne öğretimizin mükemmelliğinden ne de pratikteki tecrübelerimizden, sol yumruğumuzu sıkıp kan emicilerin üzerine saldırabilecek kuvveti bulabiliyorsak kendimizde, bu gücün kaynağı, piraye'nin asla yalnız bırakmamasıdır nazım'ı bursa kalesinde.

24 Aralık 2009 Perşembe

şu pandemik influenza mıdır nedir, neyse grip virüsü silicem yeryüzünden onu, ama şimdi ben grip de değilim ki, buz gibi biraları, soğuk soğuk rüzgarlara karşı boncuk boncuk terliyken, üzerinde tişörtle içersen soğuk algınlığına yakalanıyosun. ama benim iyileşmem lazım bir an önce...

22 Aralık 2009 Salı

Benden baba olur mu?

Devam ettiğim yaratıcı yazarlık atölyesinin ödev olarak verdiği konu klasik geldi ilk başta. "doğmamış çocuğuna mektup" yaygın bir konudur bu tür çalışmalarda ancak ben bu konu hakkında hiç düşünmediğimi fark ettim. Büyük ihtimalle daha çok var o işlere mantığıyla kafa yormadım buna ama ödevi duyunca hani kız olsam lth hormonum coştu derdim. Gerçekten, ben nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyorum, ona mutlaka ipe sapa gelmez ebeveyn öğütlerinden vermeliyim ben de. iç mihrak denilen ve kanımca her toplumda bulunması gereken insanların kurduğu internet sitesinde anne ve babalara bir güzel sövüyorlardı çocuk yetiştirme konusunda. Katılıyorum kendilerine. Ailelerin çocuklarına olan ölümcül sevgilerinden bahsetmişler. Neden bir adam ya da kadın kendi çocuğuna bu denli zarar veren ölçütlerde sevgi duyar. Bu nerden çıktı demeyin, anne baba sevgisi niye zararlı olsun demeyin. Efendim, o saçma sapan koruyuculuk duygusu sevginin ve takıntıların ürünüdür. Takıntı dedin, sağlıklı bireylerden oluşan ailelerde yok böyle bir sorun diye kafa ütülemeyin, ruhsal anlamda sorunsuz insan yoktur maalesef.
Durum şöyle, bir bebek sahibi olana kadar insan için 1. planda kendisi vardır biliyorsunuz, bebek sahibi olunca herkes yeni gelenin sahneyi aldığını ve anne-baba ikilisinin onun makyözü, ışıkçısı olarak,çocuğun sağlam bir performans göstermesi için, kendilerini kulise çektiği söylenir. İnsanlık tarihinin en büyük yalanlarından biri olduğunu düşünüyorum bunun. Beni Rochefacault -artık böyle mi yazılıyor merhumun adı bilmiyorum hayattaki yakınları düzeltsin beni- gibi bir filozof da destekliyor üstelik. "Kimse senden senin için bir şey istemez" demiş bu adam. Yani, partnerleriyle istekle ya da zoraki bir şekilde sevişen ebeveynler; bu ilişkinin meyvesini kucaklarına aldıkları andan itibaren, hayatlarında o ana kadar ne halt etmek istedilerse ya da ne hata yapıp pişman oldularsa tüm bu deneyimleri, o kucaklarındaki masumiyete aktarmak; o deneyimler sonucu oluşan duygu, düşünce ve davranışlarını o yavrucağa empoze etmek isterler. İnsanlık tarihinin yazdığı en acımasız işkencedir bu ve en kanlı savaşların, en yaralayıcı çatışmaların da sebebi. Avucunun içine sığarken gözlerinin önünde serpilip seni geçen bu insanı, kendine ait görmek, onun birey olduğunu kabul etmemek ve bunu savunurken onu düşündüğünü söylemek mide bulandırıcı bir tutum. Kendi yarım kalmışlıklarını, savunmasız, senin rehberliğine muhtaç olan bir bireyin bu durumundan yararlanarak, onun enerjisiyle tamamlamaya çalışmak insanlık suçu olmalı.
Bu düşüncelerle kendi çocuğuma nasıl bir mektup yazacağım ben de merak ediyorum.

21 Aralık 2009 Pazartesi

iklim çarpması

bu aralar bol bol hitap cümlesi olmayan mektuplar yazıyorum. Nedenini düşündüm, buldum kendi kendime bir cevap, galiba mektubun sahibine söylemem gereken sözle, söylemek istediğimin farklı olması korkutuyor beni. O yüzden atlıyorum ben de o kısmı, lafı dolandırıp (şu an yaptığım gibi) anlatmak istediğimi anlatıyorum sonra. Aslında anlatamıyorum anlatmak istediğimi, asla gönderilmeyecek, sahibine asla verilmeyecek mektuplara bile dökemiyorum içimi, o kadar yabancılaştırdılar ki beni kendime. İnsanın hissettiğinden utanması müthiş bir ezilmişlik, tamam ben davranış bilimlerindeki zilyon tane bastırma yönteminden duruma en uygun olanı seçip en az yarayla atlatmaya çalışıyorum durumu ama insanın kendi kendini silkelemesi öyle hafife alınacak bir şey değil bilin bunu!
öpüşürken gözlerimi kapatmaktan korkuyorum artık. Göz perdemin karanlığında belirecek siluetten korkuyorum. Kollarımdaki kızı ve kendimi, bir hayaletle aldatmaktan ürküyorum. Samimi bulmayabilirler bu kızlar beni ama çok sevdim hepsini, son 2 aydır tenimi paylaştığım tüm kadınları sevdim, sadece bir hayalet bırakmadı peşimi, kaybolmasına izin vermedim izimin, takip etti beni her yerde. Yaz güneşinden yanmış kızların ve erkeklerin latin ezgileri ve tekilayla kendilerinden geçtiği gecede ben barda yanımdaki boş iskemleye oturttuğum hayaletin suçlayıcı bakışlarıyla esir oldum alkole. Fransızların devrimden sonra dünya medeniyetine yaptıkları en büyük katkı olan djarumun dumanına gizledim acıdan kıvranan yüzümü, fark etmesin diye onu şehvetle okşayan kızlar.
terminale giden şehirler arası otobüs şirketlerinin servis araçlarını bekleyen yolcularla sohbet etmekten korkuyorum artık, yolculuk nereye diye sorduğumda gelebilecek o cevaptan korkuyorum. Her ne kadar ülkemin siyasi haritasının tam ortasına göre biraz sol üstte kalan o metropol dursa da durduğu yerde ve her gece ana haber bültenlerinde yüzlerce kez geçse de adı, benim sevgi susuzluğundan damar damar çatlamış kalbimin coğrafyasında yok artık. Son dönüşümde ana avrat küfrettiğim o kel tepeler duruyorlardır yerlerinde, benim gibi boyuna bakmadan akdenizden bozkıra dalıp vurgun yiyerek dönen aptallaşmış yolculara sırıtarak.
Yabancı iklimin yalnız gecesinde köksüzce dolaştıktan sonra o düzenliliği kafayı yediren şehirde, ertesi gece vurunca suratıma, yüzünü egenin dalgalarıyla yıkayan dağlardan gelen, kekik kokusuna dolanmış imbat, anladım ne olacaksa ne bitecekse burada olması gerektiğini, ruhsuz hayaletlerin peşinden maceraperest çocuklar gibi koşturmanın anlamsızlığını. Krallar tahtlarını terk etmezlerdi ama ben bir an için bu kuralı unutup sefere çıkmıştım ve şimdi protokolde değil vezirime, tulumbacıma denk düşemeyecek kelblerin etrafı sardığını görüp gülümsüyorum sadece. Anladım ki güneyden kuzeye; sisama, sakıza, midilliye kucak açmış bu şehirde olduğum sürece her zaman bir umut vardır benim için. Annemin rahmine tohumumun serpildiği, hayata dair ne kadar ilk varsa denizinin dalgalarına gizlenerek keşfettiğim bu şehir kapılarını asla kapatmaz bana. Şimdi anlayabiliyorum onun neden bu kadar umutsuz olduğunu, yollarda büyüyenler kendilerini ait hissedemezler bir yere, ve hiç bir mekan, handa konaklayan bu yolcuların içine işlemek istemez.
günün birinde, yamuk şekilli taşlarla döşenmiş 1. kordondan karşıyaka'da ki okaliptüsle, güzelyalı'da ki palmiyeyi (ya da tam tersi de olabilir hatırlamıyorum şiiri) ayıran körfezin ağzına bakarken, cumartesi şehvetinin sahte bedenleriyle, ruhsuz hayaletlerin samimiyetsizliğinden nasibini almamış bir el çıkacak ve okşamaya devam edecek yüzümü, pazar sabahı güneş ortalığı aydınlattıktan sonra da ve ben iklim akdenizse korkma oğlum diyeceğim kendime.

20 Aralık 2009 Pazar

MERABA

şimdi 90 yaşındaki amcalar ve teyzeler teknolojiyle ne kadar ilgiliyse o kadar ilgili biriyim bende (abartıyo da olabilirim önemli değil abartıp saçmalayarak şuranın tadını çıkarayım) ve ilk izleyicim olma onuruna erişen ece'nin baskısı olmasaydı böyle bir işe kalkışmazdım asla. Neyse şimdi şu blog olayında en çok garibime giden şey sansür olmaması -ya da var mı bilmiyorum o kadar ilgiliyim işte- yıllardır nerde yazdıklarım çıkıcak olsa acaba orasını mı atarlar, şunu fazla müstehcen mi bulurlar kaygılarıyla yaşadım, özellikle lise yıllarında okul dergisinde zaten sigara, alkolü geç öpüşmek falan bile çıkarılıyodu yazılardan. İşte bu özgürlük hoşuma gidiyor. Gayet üşengeç biri olduğumdan çok fazla güncelleme yapıcağımı düşünmüyorum ama zamanla sarabilirim de bu olaya. Bilgisayarlarının ya da buraya başka ne tür elektronik cihazlarla girilebiliyosa, onların başında örgütlenerek çoğalıcak ve şu an bu blogdan bihaber izleyicilerime sesleniyorum, bazen kırıcı şeyler yazabilirim sinirlenip, bazen sinkafın dibine de vurabilirim burda bazen saçmalayarak vaktinizi de çalabilirim, bazen hiç olmadık bir halet-i ruhiyenizde derin meselelerden bahsedip ortama uymaya da bilirim, şimdi burası benim saçmalıklarıma aitse ve ben özgürce yazabiliceksem donatalım o zaman burayı...