19 Ocak 2010 Salı
Bir Gün Mezarlarımızda Güller Açar!
uğur mumcu'nun o sloganlaşmış sözleri vardı dillerde: vurulduk ey halkım unutma bizi! aynı görüşlere sahip olmayan yüzlerce insan, muktedirin tarafında olmayanlara zulüm reva görülmesin diye meydandaydı bu akşam. sevdamızı, özlemimizi anlatan şiirler okundu, şarkılar söylendi. güvercinlerle dolu konak meydanında, hrant dink anıldı. katlini öven şarkıyı yapanlar yoktu ortada, cinayete göz yumduktan sonra terfi alan amirler, komutanlar, tüm bunların köpekleri görünmüyorlardı çevrede. eksiltilen yanlarımızın hesabını sormak istiyorduk artık. yazarın dediği gibi; hrantın sesini her unuttuğumuzda izmirde kürtlere saldırıyorlar, selendide romanları dövüyorlar, edirnede solcu çocukları linç ediyorlar. hrant dink ve daha nicesinin sesini bu kanla beslenen coğrafyadan silmemek için toplandı yüzlerce insan bugün. hepsinin gözleri parıldıyordu. bugün meydanlarda pırlanta gibi parlıyorduk, kan kırmızısı karanfillerimizi sunarken güvercinlere.
14 Ocak 2010 Perşembe
küçük insanlar insanlarla, orta çapta insanlar olaylarla, büyük insanlar sistemlerle uğraşırmış. hayatımın hiç bir döneminde uğraşmadım insanlarla. tek derdim küçük insanların yarattığı sistemlerdi. ama dayanamadım şimdi. en hafif tabirle nayloncu dediğim at hırsızı bir gavata ve onun peşinden koşan gerizekalıya bastım küfrü. izin verdim kendime bu gece tek derdim küçük insanlar olacak. şimdi düşünüyorum da uğraşırken boktan pisliklerle, kendim de kirlendim. asalet nerede kaldı. serde efelik vardı da, efeler yapmazlardı ki bunu. ezikler diye dalga geçtiğim ergenler yüzünden küçüldüm. şimdi alice gibi alıp büyüme iksirini kafaya dikme vakti. ben büyüdükçe, aşağıda kalacak vızıltıları, lağım kokuları. temizlenme zamanı. imrenip çamur attıkları dostlarımın yine haklı oldukları çıktı ortaya. özür de borçluyum beraber büyüdüğüm o insanlara. mikrobu attık ya vücuttan. son ergen yazımı da yazdım ya buraya şimdi gerisi kolay.
13 Ocak 2010 Çarşamba
TELVEDEKİ YOL
özleyecek miyim bugünleri? her gün okuldan çıkıp o sergi, bu film, şu konser diye koşa koşa zamanı unuttuğumuz günleri. özlerim herhalde. andelipler kesti ötmeyi. oysa aylardır duyuyordum sesini. onu da özlerim belki. ötsün yine her şeye rağmen. şimdi elimde bir katalog, tatil rehberi tarzında bir şey. kahve falımda uzun yolculuk göründü ya hazırlık yapalım şimdiden. ama öncesinde kısa bir yolculuğa ihtiyacım var benim. yanıma ne kitap alıcam ne müzik çalabilecek herhangi bir alet. televizyon da istemiyorum gideceğim yerde, hatta alkol ve sigara da olmasın mümkünse. irademe hakim olabilir miyim?
bu zevkli koşuşturma mutluluk katıyor biraz hayatıma. anlayarak incelediğim her tabloda, sorulan zor bir matematik sorusunu çözmüş ilkokul öğrencisi huzuru doluyor içime. yazdığım öyküyü alkışlayan, tanımadığım eller biçimlendiriyor bu aralar beni. geceleri yatağımda tatlı bir yorgunluk var.
neyse dönelim tekrar şu ana. evdekiler olur deseler, sırt çantam ve beyaz önlüğüm, beni bekleyen maceraya kulaç atsam. planı yapalım yine de. şu şehirde mola, dönüşte emri vaki bir uzatma dakikaları. dilimi eğip büküp üzerindeki kahvenin tortusuyla oynuyorum. bir cesaret gitmem lazım, yakıp gemileri. köprüleri yıkmam lazım. geride ne kalmış umursamadan. dilimde o eski şarkı büyük bir neşeyle mırıldanmalıyım uzaklaşırken: one way ticket...
belki beni çağıran şehrin kafelerinde otururken özlemem kimseyi. bıraktığım evde beni büyüten iki insan gelmez mesela aklıma, gözlerim dolmaz ne mükemmel insanlarmış onlar derken. ya da ne bileyim, uzak bir kentteki eski bir dost ya da yitik bir sevgilinin kederiyle duman kaplamaz yüzümü. rakıyı özlerim en çok. geceleri menevişleyen egeyi. sergilerden oyunlara kahve kokulu ağzımızla koşuştururken içimize işleyen sıcak sokaklarını bir de akdenizli şehrimin. en çok da andeliplerin sesini...
bu zevkli koşuşturma mutluluk katıyor biraz hayatıma. anlayarak incelediğim her tabloda, sorulan zor bir matematik sorusunu çözmüş ilkokul öğrencisi huzuru doluyor içime. yazdığım öyküyü alkışlayan, tanımadığım eller biçimlendiriyor bu aralar beni. geceleri yatağımda tatlı bir yorgunluk var.
neyse dönelim tekrar şu ana. evdekiler olur deseler, sırt çantam ve beyaz önlüğüm, beni bekleyen maceraya kulaç atsam. planı yapalım yine de. şu şehirde mola, dönüşte emri vaki bir uzatma dakikaları. dilimi eğip büküp üzerindeki kahvenin tortusuyla oynuyorum. bir cesaret gitmem lazım, yakıp gemileri. köprüleri yıkmam lazım. geride ne kalmış umursamadan. dilimde o eski şarkı büyük bir neşeyle mırıldanmalıyım uzaklaşırken: one way ticket...
belki beni çağıran şehrin kafelerinde otururken özlemem kimseyi. bıraktığım evde beni büyüten iki insan gelmez mesela aklıma, gözlerim dolmaz ne mükemmel insanlarmış onlar derken. ya da ne bileyim, uzak bir kentteki eski bir dost ya da yitik bir sevgilinin kederiyle duman kaplamaz yüzümü. rakıyı özlerim en çok. geceleri menevişleyen egeyi. sergilerden oyunlara kahve kokulu ağzımızla koşuştururken içimize işleyen sıcak sokaklarını bir de akdenizli şehrimin. en çok da andeliplerin sesini...
11 Ocak 2010 Pazartesi
sunshine band
sunshine band. zarif hanımlar ve nazik beyler diyerek başladı vokaldeki yaşlı amca konsere. zaten dans etmeye şartlanmış olan bizler, bira kokan nefeslerimizle eşlik ettik bütün gece şarkılara. caz, funk, pop, bir çok türden şarkıyı, yaşlı amcalar ve teyzeler daha ölmedik anlamı taşıyan kıvrak beden hareketleriyle ve bunlar bizim kuşağın şarkıları tavırlarıyla dinlediler. salondaki tüm erkek populasyonu gözlerini vokaldaki siyah elbiseli kızdan alamadı tabi ki. alkolün verdiği cesaretle birazda, yanına yaklaşıp 2-3 dakika da olsa onunla dans edebilme şansını yakalayan ender kişilerdendim. takım elbiseli, papyonlu, önden askılı entellektüel adamlar ve yün ceketlerini, kıçımızı gömmekten vazgeçtiğimiz deri koltuklara bırakan kısa, boyalı saçlı yaşlı entel kadınlarla dolu bir geceydi. bunların gömlek, pantolon, gıcır kemer kombinasyonuyla yanlarında taşıdıkları oğlanları da öyle. yani efendim, şehrimin akademik camiasına takdim edilmek üzere, teyzem tarafından davet edilmiştim bu harikulade eğlenceli konsere. (anlatım bozukluğu yapmış olabilirim ama emin olamadım) yanımda oturan, kesin fizikçidir tahmininde bulunduğum, elektrik elektronik mühendisi çıkan moron adamın saçma sapan danslarına güldüm baştan. sonra sahnedeki vokalist kıza kilitlendim. swiss otelde çıkıyormuş çarşamba geceleri, şimdi muammer bey olup, karantinalı despinayı izlemeye gitmeli miydim her gece? neyse bu seçkin gecede ben üzerimde alaçatı babylon tişörtü, 2 haftalık sakallarm ve kısa saçım, levis kotum ve harley botlarımla ortamın asi çocuğu rolünü kapmıştım. ispanyolca, italyanca, fransızca şarkılara eşlik ettikçe, yaz gecelerinin sıcak sevişmelerine gidiyordum ben ve karşımda bilmem kim hocanın kızı hangi bölümdesin diye soruyordu bana. saçma sapan şekilde liseden sonra devam etmedim diye yanıtlıyordum. kızın yüzündeki şaşkın ve soğuk ifadeden zevk alıyordum. 15 dakika sonra bis de yapıldı ve gerçeklere kulaç attık salondan çıkarak. kış mevsimine küfrederek, terle ıslanmış tişörtümün üzerine geçirdim montumu. petit paris'in merkezinde canım deli gibi sigara istemişti ama bucaya kadar sabretmek zorundaydım. sarhoş, sıska ve fakir adamlarla dolu otobüsten inince, yaktım, aldığım sigarayı ve balgamlı bir öksürükle verdim nefesi havaya. yağmur vardı yine ve yürümem gereken 20 dakikalık yol. en azından zevk alabiliyoruz bu hayattan hâlâ dedim ve kapatarak gözlerimi yürüdüm yağmurun altında.
9 Ocak 2010 Cumartesi
okyanusun diğer ucundan gelenlere anlattım bugün egenin gözyaşı, kan ve ayrılıklarla dolu geçmişini. mübadillerin şirince köyünde, egede yaşanmış bütün ayrılıklara, o ayrılıkların yarım kalmış taraflarına kaldırdık şarap kadehlerimizi. kül vaktinde göğü ciğerimize çektik.
Tut elimden beni kaldır göçelim
Adalara bu gece
Yağım tükendi kandilim söndü
Yana yana bu gece
Canımı alsınlar dar sokaklar vakitsiz uykular
Uyanırım eli annemin gönlümü okşar
Düştüm eyvah dalgalara yar
Ay dokundu geçti bana yar
Çıkar beni kollarında yar
Kurut sakız ağacında yar
Yüreğim yanar
Nar ağacında bir kucak zakkum
Hangi yazdan kalma
Canımı al benim al ışığımı
Hüznüme dokunma
Denize bandım ekmeğimi sana getirdim yar
Suya karıştım şarkılarla gelmiyor bahar
Kimse bilmiyor derdimi
Ateşe attım kendimi
Geçti zamanı ateşin aşkın
Şimdi kül vakti
Bu deniz annemin evi
Çivit kokardı mendili
Sebebi yok ağlar dururdu
Her seher vakti
Tut elimden beni kaldır göçelim
Adalara bu gece
Yağım tükendi kandilim söndü
Yana yana bu gece
Canımı alsınlar dar sokaklar vakitsiz uykular
Uyanırım eli annemin gönlümü okşar
Düştüm eyvah dalgalara yar
Ay dokundu geçti bana yar
Çıkar beni kollarında yar
Kurut sakız ağacında yar
Yüreğim yanar
Nar ağacında bir kucak zakkum
Hangi yazdan kalma
Canımı al benim al ışığımı
Hüznüme dokunma
Denize bandım ekmeğimi sana getirdim yar
Suya karıştım şarkılarla gelmiyor bahar
Kimse bilmiyor derdimi
Ateşe attım kendimi
Geçti zamanı ateşin aşkın
Şimdi kül vakti
Bu deniz annemin evi
Çivit kokardı mendili
Sebebi yok ağlar dururdu
Her seher vakti
6 Ocak 2010 Çarşamba
BİRİKMİŞLİK
osman abi ölmüş. kaldırıma çıkarken ayağı tökezlemiş ve başını yere vurarak ölmüş. polis sokak köpeklerinin ölülerini bile daha özenli kaldırıyor sokaklardan. öyle yakalım gitsin şuracıkta tutumunu takınmışlar cenazeye.
yunan hükümetinin verdiği süre sona ermiş. çocuklar serbest bırakılamamış. 55 bin avroyu dünya toparlayamamış.
ülkemin hükümeti ankarada vicdani red hükümlüsüne destek amacıyla basın açıklaması yapan 2 genci tutuklamış. bizim de basın açıklaması istemiş canımız.
alsancak stadını yıkıp alış veriş merkezi yapma projeleri varmış. bunu duyunca boğazımız düğümlenmiş.
osman abi, dersanemizin önünde yaşayan bir şarapçıydı. makine mühendisi olduğu söylenirdi. ya ufacık çadırında yatardı ya da siloların önündeki yaya geçidinde, kaldırımda çöker duvara yaslanırdı. çok sigaramı paylaştım onunla. o kara sigaralardan versene dediğini unutmam, karanfilli djarumumu isterken. şarap parası verdiğim de olurdu arada, benim pagos kardeşim. öss ve dersane denilen işkence yöntemlerinin küçük bedenlerimize ve masum ruhlarımıza acımasızca uygulandığı dönemlerde, benim gözümde sistemden yakasını kurtarmışlığın simgesiydi osman abi. ölmüş. ilk gençlik anılarımdan biri oldu artık. osman abi bütün alsancak oldu artık.
arkadaşları polis kurşunuyla öldü diye ayaklandı ya yunan gençliği, anarşistler yine saçmaladılar tabi her yerde olduğu gibi. aslında yapıcı bir isyan olabilecekken, yunan halkını iyice soğuttu sol değerlerden. neyse bu asi gençlerden bazılarını tutukladı yunanistan hükümeti. gençler; ırkçılığa, seksizme, sömürüye isyan ediyorlardı. yani desteklemek gerekti bu çocukları ama yolları yol değil, çıkmaz sokaktı. ama bu ışıl ışıl beyinlere sahip arkadaşlara sırtımızı dönmek olmazdı. hayatlarının baharında hapishane soğukluğuyla karşılaşmamalıydılar. ama karşılaştılar. yunanistan 55 bin avro istedi. batı avrupalı zengin anarşistler ne halt yediler bilmiyorum ama bizimkiler uğraştılar fakat toplayamadılar o kadar. süre dolmuş. suyun öte yanında, sardunyayı zincirlediler bir kez daha.
ankarada vicdani retçi bir öğrenci tutuklanıp hüküm giymiş. bunu desteklemek için 2 öğrenci basın açıklaması yapmak istemiş fakat bunlarda tutuklanmışlar. öldürmeyi redddetmek suç değildir efendiler. bu akıllı, zeki delikanlılar sizin para kasalarınız ağırlaşsın diye, sevgililerinin elini bırakıp ölmeye gitmezler. kendileri gibi sömürülen, aynı kadere mahkum edilmek istenen yoldaşlarına kurşun sıkmazlar. faşist ordularınızın, kana susamış generalleri, bu çocukları süremezler piyon niyetine cepheye kardeşlerini öldürmeleri için. baskı uygularsanız bu çocuklara, çoğalırlar. korktuğunuzdan da çok olurlar. ankarada copla vurduğunuz bedenin elleri, izmirde sıkar boğazınızı bu hafta sonu olacağı gibi.
yıkıcaklarmış alsancak stadını. kaç kuşağın futbol ve tribün kültürüyle tanıştığı, izmirin o mütevazi futbol mabedini yıkıcaklarmış. göztepelisi, karşıyakalısı, altaylısı... hepsinin gözleri yaşlanmış bunu duyunca. milli maçların bile birleştiremediği, izmirin ezeli rakiplerinin taraftarları, buna karşı çıkmak için birleşecekmiş.
sokağa çıkıyoruz bu hafta sonu. osman abiyi anacağız. ellerimizde temsili pagos şişeleri... can babanın şiirleriyle yürüyeceğiz. sokaklarda yaşayan bir abimizi, martılar ki sokak çocuklarıdır denizin dizeleriyle uğurlayacağız. o sırada kordonda uçmayacak martılar. hepsi tünecek gündoğdu meydanına, sükunetle uğurlayacaklar yoldaş osmanı. çocukluğuma bağlayan ipler kesiliyor demiştim, havuzlu parkımın yıkıldığını anlatmıştım. ilk gençlik yıllarımın filmi çekilse, (kim niye çeksin ayrı bir soru da) fragmanda görünecek birini kaybettik şimdi de. ona layık görülen muameleyle yandı içimiz. bir hafta da bu kadar kayıp verdim. bir dönem mi bitiyor nedir? içimdeki o deli dolu çocuk can çekişiyor. sokaktayız bu haftasonu, komşuda haklı öfkesini yanlış yollardan gösteren çocukların kaderine ağıt yakacağız. kendi çocuklarımıza saldıran üniformalı köpeklerin hesabını soracağız. rant kavgasına alsancak stadını yıkmayı göze alan belediyelere, müteahhitlere, delikanlıysanız çıkın karşımıza diyeceğiz. bir şehrin spor hafızasını yok etmeye çalışanlara öfkemizi kusacağız. kısacası sokaktayız cumartesi günü. sokağın kalbindeyiz. hayatın sahibinin sırça köşklerdekiler, fildişi kulelerdekiler, ultra güvenli uzay mimarisiyle yapılmış, çevreden yalıtılmış sitelerdekiler değil, sokaktakiler olduğunu göstereceğiz bir kez daha. tüm bu birikmiş isyanlar osman abiyle vücut bulacak, bir şehrin kalbindeki bir semt bu isyanlarla renklenecek. necip fazıl'dan bir dizeyle bitirelim:
"bana düşmez sıcak bir kucakta can vermek,
ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum."
yunan hükümetinin verdiği süre sona ermiş. çocuklar serbest bırakılamamış. 55 bin avroyu dünya toparlayamamış.
ülkemin hükümeti ankarada vicdani red hükümlüsüne destek amacıyla basın açıklaması yapan 2 genci tutuklamış. bizim de basın açıklaması istemiş canımız.
alsancak stadını yıkıp alış veriş merkezi yapma projeleri varmış. bunu duyunca boğazımız düğümlenmiş.
osman abi, dersanemizin önünde yaşayan bir şarapçıydı. makine mühendisi olduğu söylenirdi. ya ufacık çadırında yatardı ya da siloların önündeki yaya geçidinde, kaldırımda çöker duvara yaslanırdı. çok sigaramı paylaştım onunla. o kara sigaralardan versene dediğini unutmam, karanfilli djarumumu isterken. şarap parası verdiğim de olurdu arada, benim pagos kardeşim. öss ve dersane denilen işkence yöntemlerinin küçük bedenlerimize ve masum ruhlarımıza acımasızca uygulandığı dönemlerde, benim gözümde sistemden yakasını kurtarmışlığın simgesiydi osman abi. ölmüş. ilk gençlik anılarımdan biri oldu artık. osman abi bütün alsancak oldu artık.
arkadaşları polis kurşunuyla öldü diye ayaklandı ya yunan gençliği, anarşistler yine saçmaladılar tabi her yerde olduğu gibi. aslında yapıcı bir isyan olabilecekken, yunan halkını iyice soğuttu sol değerlerden. neyse bu asi gençlerden bazılarını tutukladı yunanistan hükümeti. gençler; ırkçılığa, seksizme, sömürüye isyan ediyorlardı. yani desteklemek gerekti bu çocukları ama yolları yol değil, çıkmaz sokaktı. ama bu ışıl ışıl beyinlere sahip arkadaşlara sırtımızı dönmek olmazdı. hayatlarının baharında hapishane soğukluğuyla karşılaşmamalıydılar. ama karşılaştılar. yunanistan 55 bin avro istedi. batı avrupalı zengin anarşistler ne halt yediler bilmiyorum ama bizimkiler uğraştılar fakat toplayamadılar o kadar. süre dolmuş. suyun öte yanında, sardunyayı zincirlediler bir kez daha.
ankarada vicdani retçi bir öğrenci tutuklanıp hüküm giymiş. bunu desteklemek için 2 öğrenci basın açıklaması yapmak istemiş fakat bunlarda tutuklanmışlar. öldürmeyi redddetmek suç değildir efendiler. bu akıllı, zeki delikanlılar sizin para kasalarınız ağırlaşsın diye, sevgililerinin elini bırakıp ölmeye gitmezler. kendileri gibi sömürülen, aynı kadere mahkum edilmek istenen yoldaşlarına kurşun sıkmazlar. faşist ordularınızın, kana susamış generalleri, bu çocukları süremezler piyon niyetine cepheye kardeşlerini öldürmeleri için. baskı uygularsanız bu çocuklara, çoğalırlar. korktuğunuzdan da çok olurlar. ankarada copla vurduğunuz bedenin elleri, izmirde sıkar boğazınızı bu hafta sonu olacağı gibi.
yıkıcaklarmış alsancak stadını. kaç kuşağın futbol ve tribün kültürüyle tanıştığı, izmirin o mütevazi futbol mabedini yıkıcaklarmış. göztepelisi, karşıyakalısı, altaylısı... hepsinin gözleri yaşlanmış bunu duyunca. milli maçların bile birleştiremediği, izmirin ezeli rakiplerinin taraftarları, buna karşı çıkmak için birleşecekmiş.
sokağa çıkıyoruz bu hafta sonu. osman abiyi anacağız. ellerimizde temsili pagos şişeleri... can babanın şiirleriyle yürüyeceğiz. sokaklarda yaşayan bir abimizi, martılar ki sokak çocuklarıdır denizin dizeleriyle uğurlayacağız. o sırada kordonda uçmayacak martılar. hepsi tünecek gündoğdu meydanına, sükunetle uğurlayacaklar yoldaş osmanı. çocukluğuma bağlayan ipler kesiliyor demiştim, havuzlu parkımın yıkıldığını anlatmıştım. ilk gençlik yıllarımın filmi çekilse, (kim niye çeksin ayrı bir soru da) fragmanda görünecek birini kaybettik şimdi de. ona layık görülen muameleyle yandı içimiz. bir hafta da bu kadar kayıp verdim. bir dönem mi bitiyor nedir? içimdeki o deli dolu çocuk can çekişiyor. sokaktayız bu haftasonu, komşuda haklı öfkesini yanlış yollardan gösteren çocukların kaderine ağıt yakacağız. kendi çocuklarımıza saldıran üniformalı köpeklerin hesabını soracağız. rant kavgasına alsancak stadını yıkmayı göze alan belediyelere, müteahhitlere, delikanlıysanız çıkın karşımıza diyeceğiz. bir şehrin spor hafızasını yok etmeye çalışanlara öfkemizi kusacağız. kısacası sokaktayız cumartesi günü. sokağın kalbindeyiz. hayatın sahibinin sırça köşklerdekiler, fildişi kulelerdekiler, ultra güvenli uzay mimarisiyle yapılmış, çevreden yalıtılmış sitelerdekiler değil, sokaktakiler olduğunu göstereceğiz bir kez daha. tüm bu birikmiş isyanlar osman abiyle vücut bulacak, bir şehrin kalbindeki bir semt bu isyanlarla renklenecek. necip fazıl'dan bir dizeyle bitirelim:
"bana düşmez sıcak bir kucakta can vermek,
ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum."
3 Ocak 2010 Pazar
Çemberin ortasında. Hayatın kıyısında.
makarnanın sosunu yaparken mantarı yine fazla koymuştum dün gece. beni yatıştırabilen ender uğraşlardan biridir yemek yapmak. iş başa düşmedikçe yapmayı da sevmem. daha bugüne kadar evdekilere bir kere yemek yapmışlığım yoktur. iddialı sözlerim var tabi yok efendim evlenince eşimi mutfağa sokmayacağım falan da, geç bunları diyorum kendime. tava da kızaran karnıbaharları da yanmadan aldım. fena değildi yemek. 3 gündür gördüğüm en güzel sofraydı. saat gece 11'e geliyordu. eve geleli yarım saat olmuş. açmışım bütün pencerelerini evin, perdeler uçuyor balkon kapılarından, annem görse şimdi nasıl da kızardı. "dışarıdan görenler ne pasaklı kadın diyecekler." toplumca hayatımız hep dışarıya göre ayarlanmıştı. kendimiz olamamıştık hiç ve olamıyorduk da. neyse geri dönmüşüm payitahtıma, lodos ılık esiyor, acıtmıyor canımı. okşuyor adeta. maymunlar cehenneminden kaçmışım. yemeye başladım sıcaktı yemekler. yanında buz gibi bira açtım. rakıdan başka bir şey yoktu evde cebimdeki son paraları harcıyordum. bulaşıkları yıkamadan bıraktım lavaboya. kapattım bütün pencereleri saat 11 buçuk olmuş atladım otobüse ver elini çankaya. hilton otelinin önünden, final dershanesini geçerek girdim sevgi yoluna. köpekler havlamaya başladılar. hızlı hızlı yürüdüm, kumpircilerin kaldırımına kaçtım. her zaman karşıdaki kaldırımdan yürürdüm aslında ama bu saatte adım başı insan değildi, rahat yürüyordum. alsancağa yaklaşıyordum. denizin sesini duyuyorum soldan, dalgalar yerinde duramıyor, dövüyor kordonu. halvet anını bekleyen bakir delikanlının coşkunluğu var içinde körfezin. fark ediyorum öfke var birazda. sakinleştiririm diyorum ama şimdi değil, daha gelmedim, orhan veli; alsancaktan çıkacaksın kordona demiş. dominik caddesi, süslenmiş yılbaşı için, gelin gibi, solda tuğçerez market, carumlarım içerde, kilitli kapıların arkasında. devam ettim. gecenin belli bir saatinden sonra sarı ışık yanıp sönüyordu sevinç pastanesinin önündeki tarfik ışıklarında. ne sağıma baktım ne de soluma karşıya geçerken. kıbrıs şehitleri uzanıyordu karşımda. saat 12 buçuk olmuş. sokak köpekleri, travestiler, evsizler, mekanların gürültüsü, yürüyen çiftler, sarhoşlar. kilise sokağından sola saptım. sokağın sonundaki keş abinin işlettiği marketten pagosumu alıp indim kordona. rüzgar benim üzerimde güç gösterisi yapıyor. ama doğayla baş edilemeyeceğini bilirim. saldım kendimi. bir adım geri gittim. sonra hafifledi. başımı kaldırınca gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm. smyrna'nın amazonları, körfezin dalgalarında vücut bulmuş, bir işaretimle yutacaklar bu koca şehri, üzerine savrulacaklar o dünyanın en çirkin başkentinin, can alıp dönecekler. pagosu dikip 3-5 yudum aldım. biz öldüreceksek adam öldürürüz dedim. alaycı bir kahkaha gibi gürültüyle çarptı körfezin dalgaları duvara. duruldu deniz. sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bana. sen gittin yine bıraktın burayı ve bir şeyler değişti ama ne? o gece değişen bir şeyler göremedim. ıslak, tahta bankta gece bir buçukta tek başıma, sakinleşen denizle dertleşiyordum. el ayak çekilmiş çevredeki cafelerden. kordonun ışıkları sönüyor. devriye arabasının mavi kırmızı ışığı yaladı yüzümü. bir siluet yaklaştı, anladım bir fahişe. yüzüme baktı yavaş yavaş geçerken önümden. gözlerimi ayırmadım ondan. bunun verdiği cesaretle olacak geldi oturdu yanıma. beni tahrik etmek isteyerek iki elini göğsümün üzerine koydu. birini kaydırmaya başladı aşağıya engel oldum. diğer elini de alıp, avcumun içinde hafifçe okşayıp kucağına bıraktım. ben ki ezilenin ezileni ezmeye çalıştığı bu düzene isyan bayrağı açmışım, faydalanamazdım düşkün bir insandan. şaşkınca baktı bana. gülümsedim, türkçe biliyor musun dedim. çok az dedi. birilerinin, hangi bokun laciverdi olduklarını iyi bildiğim, pekine de beijing diyen birilerinin, belarus demeye başladığı beyaz rusyadan geliyormuş. oturup bu hiç tanımadığım genç kadına, bütün derdimi anlatasım geldi ama anlayamazdı o kadar türkçeyi. belki ben anlayabilseydim acıları paylaşabileceğim kadar rusça, o da kendi hikayesini anlatırdı bana. böyle daha iyi dedim, benim hayalimin, onun felaketi olduğunu duymamıştım işte. kalktı yanımdan baktı boş boş. onu beğenmediğimi düşünmüştür belki de. kızmış da olabilir. keşke anlatabilseydim ona, ikimizin de bu hayatın çirkin ördek yavrusu olduğumuzu. ebeyi belirlemek için sayılırken çocuk oyunlarında, sonucu belli sayımın ebesiydik zaten, figüranlığımızı yapıyorduk dikilerek orda. kimden başlayıp kimde bitireceğini iyi bilen hayat, ooooo diye ağzına sokuyordu işaret parmağını ve ıslak parmak ucu bizim göğsümüzü işaret ederken duruyordu. ikimizde, gecenin bir yarısında bu metropolün kıyısında oturuyorsak, ikimize de yer yok, tüm roller çoktan kapılmış bu ciğeri beş para etmez özentilerin filminde diyesim vardı ona. söyleyemedim ama hiç birini. kalktı, gitti. şarabımda bitti. kalktım saat 2 olmuş. baykuş vardır bu saatte diyerek yürüdüm durağa. 20 dakika sonra şoförünün bu saatte ne işin var sokakta homurtusuyla attığı bakışa aldırmadan bindim otobüse. evime gittim. ne samimiyetsizliğiyle defalarca canımı yakan ezikler vardı aklımda ne sabah beni bekleyen bulaşıklar. yeni yılın 3. gecesi bu deniz bana ne anlatmaya çalışıyor diye soruyordum kendime ki, ertesi gün fark ettim. çocukluğumda dedemle beraber gittiğimiz, havuzlu park adını taktığım, içinde havuzlar bulunan park yıkılmıştı. yerine yeni bir şeyler yapılacak. yenişehir musevi mezarlığının bitişiğindeydi. üzüldüm. göçebe yanımız ağır basmıştı yine. toplumca göçebeydik, yerleşik hayata geçememiştik daha. şehircilikten de, şehirlilikten de anlamıyorduk. 3 kuşaktır aynı şehirde doğup büyüyen kaç kişi var aramızda? yıkıyorduk yeniden yapıyorduk, yıkılan her meydanla, her binayla ortak hafızamızı kaybettiğimizi göremiyorduk. bir bağım daha koparılmıştı çocukluğumla. gençliğim; kanadı kırık bir kartal, uçamıyorum, çocuklğumun sağlam ipleri tutuyor beni havada uçurtma misali. koparmayın o ipleri. bu kuş uçamaz düşer. tehdit ediyorum hepinizi. bir insanın üzerine bu kadar gelirseniz, başınızı çok ağrıtır sonra.
2009 için yazmadım bir şey yazmaya değmezdi çünkü, siktrsin gitsin. Bizim altay maçlarında adet vardır. Takım sahaya çıkarken küfredilir, alkışla oynayamayan adamlara önce sövülür ki ciddiye alsınlar maçı. Şimdi ben de aynı mantıkla hakaret edicem 2010'a. Zaten 2010 daha ilk günlerinden 2009'u aratmıcağını gösterdi bu yüzden; senin de allah belanı versin 2010. Senden öncekiler kuruttular beni, rengarenktim soldum. Bu yüzden senden bir şeyler beklemeye gücüm yok ama bu devran böyle gitmez ben 21. yüzyılın 2. on yıllının ilk senesiyim, bir şeyleri değiştiricem diye gelmişsen eğer, başımın üzerinde yerin var bilesin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)