skip to main |
skip to sidebar
iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmidört saatlik
günlerdeyim anneanne
rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne
oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor
yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese
halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız
ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.
kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya
mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa
anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde
anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele
yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde
sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi
iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne
kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize
özlemin sınırı nedir? bedenin, ruhun ne kadar büyük bir ayrılığı kaldırabilir. yılların tiryakisi, günlerce sigaradan uzak kalsa, vücudu nasıl işkence yaparsa ona, öyle arzuladığın zaman yüzünü görmeyi, sesini duymayı ne kadar dayanabilirsin? artar mı, daha fazla şiddetlenir mi? yok mudur son raddesi? olsa bile o noktadan sonra ne olur? ölüm değil ki bu, doğanın yasası, Tanrının takdiri diyerek kabullenesin. ciğerimin köşesi diyerek türküler söylediğin gidince, ve bilirken, onun da en az senin kadar özlediğini seni, ama ayrıntılar ayrıntılar ayrıntılar... şimdi nefes alamıyorum. gülemiyorum, ağlayamıyorum da. şimdi dost bildiğim, içimi ısıtan anılar gelmiyor aklıma, düşman bellediklerim, beni benden soğutan anılar doluşmuş kafamın içine. şimdi benim o kocaman yüreğim yalnızlığın ölmezliği, hasretin bitmezliğiyle kavruluyor.
önce söz vardı. müthiş bir laftır ama bizi biz yapan sözlerimiz ya da hissettiklerimiz değil, tercihlerimiz ve yaptıklarımızdır. daha 13 yaşımdayken, gorki'nin ünlü ana romanının arkasına gerçek insan diye bir şeyler karalamıştım, nietzsche'yle tanıştıktan sonra onun da üstün insan tanımlamasıyla aynı şeyleri anlattığını gördüm. sözün bir referans olamayacağını fark ettim. yine de en muhteşem olgular, söz sayesinde yer edinmişti hayatımızda. sözle yapılan, edebiyet denilen etkinlik nefes almak demekti benim için.en çok da masalı sevdim ben. karakterimden ötürü herhalde. 18. yüzyılın romantizmini yaşıyordum içimde, birazda 60ların beat kuşağı, 70lerin hippieleri falan. 19. yüzyıl materyalistlerine ısınamamıştım çok. neyse bu romantikler masal denilen türü katmışlar ya hayatımıza, minnettardım onlara. bir masal dinledim ben de. her çocuk gibi kendimden geçerek dinledim, yaşadım masalı. öyle bir de eminim ki kendimden, sonunda iyiler kazanacak ya hep, masalın meşruiyet atfettiği kahramanı benim. öyle mutluyum yani. düşmanlar çıkıyor karşıma, zaten ben kazanacağım onlarda sahnede görünsünler biraz diyorum, kaile bile almıyorum. sonra fark ettim 21. yüzyılda yaşadığımı. postmodern felsefemizin kaotik akımları, 17. yüzyıl masallarındaki kesin olan iyi-kötü kavramını birbirine karıştırmıştı. kimin ne olduğunu bilemiyordun. yenildim ve yenilgiyi bilen her kahraman gibi dönüp gittim. masallara konu olmuş adamlar sıradan tipler değildir. boşalttıkları yer dolmaz kolay kolay ve bir gün ummadık şekilde dönerler meydana zaman boyutunun olmadığı anlatılarda. bunu bildiği için, arkadan dolanarak, meydana çıkmayarak kazananlar rahat bırakmazlar kişiyi. unutulmak en büyük darbedir, meydanda onlarla uğraşmayarak çekip gidene unutturmazlar kendilerini. kendileri zaten unutamazlar asla. kararmış vicdanları uyutmaz onları. neyse bizim kahraman çekip gitmekle büyüse de, masalın o mutlu bölümlerini içinde yaşamaya devam eder ve kendi kendini bitirir. o günlerin geride kaldığını kabul edemez. masalda zaman boyutu yoktur der ama masalın ilk cümlesi hatırına gelmez hiç; bir varmış bir yokmuş...
1 mart 2010. saçımdaki ilk beyaz telle tanıştım. başımın sol dorsal-lateralinde gizlemiş kendisini. yakıştıramamış kendini yirmi yıllık bir tene. oysa rüzgarla uçuşan o siyah tellerin hüküm sürdüğü deli dolu yılların sonuna geldiğimizin işareti o. yeni bir dönemin habercisi. ben büyümekten oldum olası nefret ettim; bir tane beyaz tele pabuç bırakıcak değilim. yaş kemale erince kamil olunmayacağını bilenlerdenim. istedikleri gibi zapt edebilirler başımı. buruş buruş olmuş derimin üzerindeki büyümüş siyah noktaların arasında güneşte parlayabilirler yolun sonuna yaklaştıkça. ama ben asla onlarca yılın getirdiği ağırlığı taşımayacağım üzerimde. en iyi anlaşabildiklerim yine yaramaz oğlan çocukları olucak, yine dalga geçicem büyük görünmeye çalışan kız çocuklarıyla. verdiğim son sigara nefesimde, çektiğim ilk dumanın heyecanı, ürkekliği olacak. kirpiklerim son kez öpüştüğünde bir daha ayrılmamak üzere; kaskatı bedenimi, yüzümdeki o muzip gülümseme ısıtacak. o gülümseme anlatacak, şairane bir ömrün serüvenlerini.