27 Şubat 2011 Pazar
"Kimse kendine şunu soramaz: Ben neden mutsuzum? Soru kendi içinde, her şeyi mahvedebilecek virüsü taşır. Eğer bu soruyu sorarsak, bu bizi neyin mutlu ettiğini bulmak istediğimiz anlamına gelir. Eğer bizi mutlu edecek olan şu anda sahip olduğumuzdan farklıysa o zaman ya bir kere de ya da tümüyle değiştirmeli ya da kendimizi çok daha mutsuz hissederek olduğumuz gibi kalmaya devam etmeliyiz."
bu durumun zilyon tane sebebi var biliyorum. tüm bu sebeplerin çözümünü de biliyorum. ama asıl suç insanın kendisinde. olayların ve durumları şekillendirmek maalesef bizim elimizde ve geçmişe dönüp yaptığımız hataları fark edince bu vicdan azabıyla baş edemiyoruz. bununla baş etmeye çalışırken yine kendi avuçlarımızın içinde olan geleceği kaçırıyoruz.
zamana bırakma kolaycılığına kaçıp kendi hayatımızda ya da kişiliğimizde yapmamız gereken köklü dönüşümleri gerçekleştirmiyoruz. bu dönüşümleri yapmamızı sağlayacak olan heyecan içimizde belirince korkuyoruz ve onu kendi ürettiğimiz karşı fikirlerle sönümlendiriyoruz.
2 haftadır aynı şarkıyı dinliyorum. bir kopuş gerçekleştirmem gerekiyor ve aslında mevcut durumda hiç kimse tarafından da yargılanmam bu kararımdan dolayı. daha önce başarabildiğimi görmüştü insanlar bu sefer niyetimi de dillendirmem gerekiyor.
beni neyin mutsuz ettiğini biliyorum. neyin mutlu edebileceğini kestiriyorum. ama bir adım atmam gerekiyor, hızlı ve ani bir adım. bir anda her bir haltın hallolucağı bir adım.
bu durumun zilyon tane sebebi var biliyorum. tüm bu sebeplerin çözümünü de biliyorum. ama asıl suç insanın kendisinde. olayların ve durumları şekillendirmek maalesef bizim elimizde ve geçmişe dönüp yaptığımız hataları fark edince bu vicdan azabıyla baş edemiyoruz. bununla baş etmeye çalışırken yine kendi avuçlarımızın içinde olan geleceği kaçırıyoruz.
zamana bırakma kolaycılığına kaçıp kendi hayatımızda ya da kişiliğimizde yapmamız gereken köklü dönüşümleri gerçekleştirmiyoruz. bu dönüşümleri yapmamızı sağlayacak olan heyecan içimizde belirince korkuyoruz ve onu kendi ürettiğimiz karşı fikirlerle sönümlendiriyoruz.
2 haftadır aynı şarkıyı dinliyorum. bir kopuş gerçekleştirmem gerekiyor ve aslında mevcut durumda hiç kimse tarafından da yargılanmam bu kararımdan dolayı. daha önce başarabildiğimi görmüştü insanlar bu sefer niyetimi de dillendirmem gerekiyor.
beni neyin mutsuz ettiğini biliyorum. neyin mutlu edebileceğini kestiriyorum. ama bir adım atmam gerekiyor, hızlı ve ani bir adım. bir anda her bir haltın hallolucağı bir adım.
21 Şubat 2011 Pazartesi
dedemi kaybedeli tam 1 sene oldu bugün. (saat 12yi geçtiği için dün) 20 şubat 2010 da hastaneden çıktıktan sonra ilk defa yıkanmak istedi. kendi ellerimle yıkadım onu. o gece 21 şubatın ilk saatlerinde kaybettik. gemi kalkmadan limandan, yolcuyu ellerimle temizledim, hazırladım onu ebediyete.
cengiz aytmatov'un bir romanında (yanlış hatırlamıyorsam gülsarıydı) yaşlı bir atın muhteşem bir tasviri vardır. o betimleme gelmişti o gün dedemi yıkarken aklıma. bir zamanlar içinden hayat fışkıran bir beden sanki benim vücudumdan ellerim aracılığıyla onunkine akan bir bilinmez enerjiyle soluk alabiliyordu.
ailemde kendimi en çok ona benzetmişimdir. benim gibi müthiş duygusal bir tipti. kendi çerçevesinde gayet açık görüşlü biriydi. bir de yakışıklıymış (tabi ben yetişemedim o dönemine).
eski insandı, ataerkildi. 5 torunundan en büyüğü ve tek erkek olanı bendim ve bunun ayrıcalığını hep hissettirdi bana.
gezmeyi çok severdi. türkiyede gitmediği yer pek azdı. bir yunan adaları macerası var, tam komedi.
gençken yaptıkları anlatılırdı hep. yakışıklı ve bulunduğu çevre içinde görece daha varlıklı bir adamın yaptığı hınzırlıklar.
hayatında hiç askere gitmemiş. eline bir kere bile silah almamış. 18 yaşına kadar bulgaristan da kırcaaliye bağlı bir türk köyünde yaşamış. sonra göç. son güne kadar köyünü görmek istedi hep. şimdi bizimle hiç bir bağı kalmamış olan, izini kaybettiğimiz uzak akrabalarımızdan bahseder ve bir kırcaaliye gitse, orda krallar gibi karşılanacağını anlatırdı. beraber gideceğiz derdi bana, sen ayağa kalk ben götüreceğim derdim.
son 7 yılını yalnız yaşadı. yalnızlığın nasıl bir bela olduğunu dedemden bilirim. gece onda kalmam için gözümün içine bakardı. kalırdım. bazen de kalmazdım. keşkeler...
sigara ekmek su gibiydi onun için.
tıbba girdiğini gördüm doktorluğunu zaten göremem, bir gün önlüğünle gel beyaz önlükle göreyim demişti.
onun açısından, 60 yıl önce hiç bir malı mülkü olmadan, cebinde parası olmadan geldiği, sonrasında dışlandığı, hor görüldüğü bir ülkede tutunmak, bir aile kurmak, o ailenin dallanıp budaklandığını görmek büyük bir keyifti, bunu konuşmalarında hissettirirdi hep.
kendi kuşağındakilere göre farklı bir ihtiyardı o, severdim dedemi.
huzurla uyusun.
cengiz aytmatov'un bir romanında (yanlış hatırlamıyorsam gülsarıydı) yaşlı bir atın muhteşem bir tasviri vardır. o betimleme gelmişti o gün dedemi yıkarken aklıma. bir zamanlar içinden hayat fışkıran bir beden sanki benim vücudumdan ellerim aracılığıyla onunkine akan bir bilinmez enerjiyle soluk alabiliyordu.
ailemde kendimi en çok ona benzetmişimdir. benim gibi müthiş duygusal bir tipti. kendi çerçevesinde gayet açık görüşlü biriydi. bir de yakışıklıymış (tabi ben yetişemedim o dönemine).
eski insandı, ataerkildi. 5 torunundan en büyüğü ve tek erkek olanı bendim ve bunun ayrıcalığını hep hissettirdi bana.
gezmeyi çok severdi. türkiyede gitmediği yer pek azdı. bir yunan adaları macerası var, tam komedi.
gençken yaptıkları anlatılırdı hep. yakışıklı ve bulunduğu çevre içinde görece daha varlıklı bir adamın yaptığı hınzırlıklar.
hayatında hiç askere gitmemiş. eline bir kere bile silah almamış. 18 yaşına kadar bulgaristan da kırcaaliye bağlı bir türk köyünde yaşamış. sonra göç. son güne kadar köyünü görmek istedi hep. şimdi bizimle hiç bir bağı kalmamış olan, izini kaybettiğimiz uzak akrabalarımızdan bahseder ve bir kırcaaliye gitse, orda krallar gibi karşılanacağını anlatırdı. beraber gideceğiz derdi bana, sen ayağa kalk ben götüreceğim derdim.
son 7 yılını yalnız yaşadı. yalnızlığın nasıl bir bela olduğunu dedemden bilirim. gece onda kalmam için gözümün içine bakardı. kalırdım. bazen de kalmazdım. keşkeler...
sigara ekmek su gibiydi onun için.
tıbba girdiğini gördüm doktorluğunu zaten göremem, bir gün önlüğünle gel beyaz önlükle göreyim demişti.
onun açısından, 60 yıl önce hiç bir malı mülkü olmadan, cebinde parası olmadan geldiği, sonrasında dışlandığı, hor görüldüğü bir ülkede tutunmak, bir aile kurmak, o ailenin dallanıp budaklandığını görmek büyük bir keyifti, bunu konuşmalarında hissettirirdi hep.
kendi kuşağındakilere göre farklı bir ihtiyardı o, severdim dedemi.
huzurla uyusun.
19 Şubat 2011 Cumartesi
13 Şubat 2011 Pazar
9 Şubat 2011 Çarşamba
4 Şubat 2011 Cuma


sebebini günah keçisi ilan edilen sigaraya mâl ettikleri ilk hastalığımı geçiriyorum şu an. göğsüme tonlarca ağırlık yükleniyor şu an. ne diyebilirim ki, bu nankör öyle zor anlarımda yanımda oldu ki benim. kalbimin, kafesine sığmadığı anlarda, ondan aldığım nefesler bazen birer kırbaç gibi şakladı göğsümde, bazen de okşayarak sakinleştirdi. bir kere keyifle içmişliğim yoktur şu mereti. 10. sınıftan beri biliriz birbirimizi ama keyif sigarası denilen şeyi bilmem. ben hep üzgün olduğumda, öfkeli olduğumda ve bununla kendi kendime baş edemediğimde sığındım bu limana. şimdi hastalandım -gerçi bir bok olduğu da yok 2 gün yattım şimdi ayaktayım- ve bu hastalığın sebebi olarak onu gösteriyorlar. öyle anlarda insanı çıldırtan o yalnızlıktan kurtardın ki beni, ömrümden bilmem kaç yıl götürmüşsün, acı çekerek ölmeme neden olacaksın falan önemli değil bunlar. biliyorum ki birgün yollarımız ayrılıcak seninle, beni düşünme, günün birinde, bir zamanlar hayatımda yer edinenlerle yollarımızın ayrılacağı fikri acıtmıyor artık beni, vücut direnç sağlıyor bir yerden sonra, senin canını çok yakar mı benim dudaklarımda tutuşmamak bir daha onu sen bileceksin. neyse efendim, şu yaramaz nane ilk zararlı etkisini gösterdi sağlığımda paylaşmak istedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
