28 Aralık 2010 Salı

bugün spor salonundaki ekranda sylvester stallone'nin bir filmi açıktı. "galip gibi kaybetmek, mağlup gibi kazanmaktan iyidir" dedi.
kesinlikle.
mağlup gibi kazananlar, kavgamızdan sevdamıza hayatı kirletenler. nazımın, ellerini örümceğe benzettiği adamlar.
ekmeğimizi çaldılar. kadınımızı kandırdılar.
hesap günü o büyük nefretimizi kusacağız.
şu lağım boku tayfası bana kalırsa dua etsinler de, tanrı, bahsettiği o kıyametini bizim aracılığımızla koparmasın.
bu nefreti ancak kan dindirir artık.

9 Aralık 2010 Perşembe

saçlarım biraz daha kısa. çok az ama. sonra buz gibi soğuk bir ankara gecesi. sarı turuncu arası sokak lambası. üzerimde bir gömlek ya da bir tunik. siyah ya da beyaz bilemedim şimdi. ayaklarım sırılsıklam olsun. golf ayakkabıları suya dayanıklı değil. cümle kuramayacak kadar sarhoş olayım. tekila olsun bunun sebebi. sonra bir şekilde o sokakta o ışığın altında, beyaz bir geceliğin üzerine attığın bordo ya da lacivert, yine bilemedim rengini, bir şalla çık karşıma. başımı hafifçe sola eğeyim yandan. gözlerim yıkılsın senden ve alkolden. tenim bembeyaz soğuktan.
sadece elimi uzatıp sakız likörü vereyim sana. sonra silikleşip kaybolayım. önce kokla ve ardından iç. ısın. keskin bir anason kokusu gelsin burnuna. açık maviliğin ortasında, koyu yeşil makiler ve bunların arasına gizlenmiş mavi pencereli, pembe sardunyalı, mor begonyalı beyaz kirece boyalı evler belirsin zihninde. o gece o sokak ortasında bunları düşün. kederli çalan buzukiyi dinle. zeybek oynayan bir yerlerden gözünün ısırdığı o çocuğu izle.
sakız sebebi olsun bunların.

4 Aralık 2010 Cumartesi

diş hekimi olucak kendini bilmez çocuğa,
bilirsin ne kadar sevdiğimi seni, mutsuzluğunu istemem asla. benim hikayeyi de bilirsin. rumen atasözü vardı ya hani "atlar köpekler istedi diye ölmez" işte bizim hikayede canını okudular o atların iyi bilirsin.
normalde yazmazdım bu yazıyı şişede durduğu gibi durmuyor meret. 2 hafta sonra alkol aldım. benim için rekor. 1 hafta sonra nikotin girdi kanıma. biz çocuklarla uğraşıyoruz. düşünsene şu izmirin bir tarafına parmak attık biz. ama bizim yaşadıklarımızı hayalinde göremeyeceklerle mücadele etmek zorundayız. hayır bizim muhattabımız, dengimiz değil dedik bu ezikler. bırakmadılar yakamızı. ortada bir meydan varsa. karşıda kanlarına susadığımız itler varsa biz de kaçmayız o meydandan, geri vites yapmayız bilirsin. ama artık sevgimizle nefretimizin birbirine karıştığını da bilirsin. her alkolde teselli aradığımızda nefretimizin kinimizin coştuğunu falan...
hani yılbaşı planları yaplıyor ya şimdi, geçen sene de yapmıştık seninle, satan bendim galiba. 1 gece de. bu sene yok öyle bir şey diyemiyeceğim emin değilim kendimden kardeşim.
şunu biliyorum ki, 2011den 1 dakika geçerse şu arkadaşsız, kesinlikle sileceğim defterden. söz sana, ne kadar ıslak bakarsa baksın. ne kadar acındırırsa acındırsın kendini, ne kadar özlersem özleyim, mühtehzi bir sırıtışla geçti borun pazarı diyeceğim. tüm kutsal değerlerim üzerine yemin ediyorum ki senin huzurunda, yoksun artık, defol git diyeceğim. hani şu ben izmirdeyken senin yanında olan miş gibi yapmak zorunda kalarak sevdiğini kanıtlamaya çalıştığın aslında kendini kandırdığın, izmirde, büyükşehirde yaşasa maymuna dönücek olan herifin yanına.
okumaya meraklı olan olan her çocuğun yaptığı şeydir. büyüklerin kitaplarını okumaya çalışmak.
orhan pamuk'un kar'ını 10 yaşımdayken okudum. ne anladın demeyin anladım çok şey. siyasal islamla orham pamuk'un deyimiyle "marksist kürt milliyetçileri" arasına sıkışmış hayatları mesela. hani 21. yy kürdistanını örneğin.
doğan cüceloğlunun "savaşçı" kitabı da böyle okuduğum kitaplardındır. evdekiler okudu diye okudum. ve o zamandan beri nefret ettim miş gibi yaşayanlardan. risk alamadığı için, bazı şeylerden vazgeçemediği için, zamanında bazı şeyleri ciddiye almadığı için, şimdi seviyormuş gibi, hoşlanıyormuş gibi yaşayan birine tutuldum sonra. allah belamı versin.
sözlükte yazar olsam, anatomi bilmeden bileğini kesmeye kalkan gerizekalılar diye başlık açarım. salaklar üstteki damarları arter zannedip kesiyorlar. hayır 15 yaşımdayken ben de yaptım ve sonra yerin 2 m altında gidicek bir yer olmadığını fark edip bir daha da asla vazgeçmedim yaşamaktan. yaşamaktan vazgeçmenin, mücadeleden kaçmak olduğunu kavradım bir devrimci olarak. hadi ben bunu 15 yaşımdayken yaptım 20 kusur yaşında bunu yapıp bununla prim yapan maymunlar var. ne kadar uzun süre nefes aldığın değil, ne kadar çok şey yaşadığın önemlidir. bunlar, bu kadar reziller işte.
senin hikayene gelirsek, hadi bu kepazeleri siktir et. sana ne oluyor be kardeşim. o beş dikişli bileğin benim canımı nasıl yaktı biliyor musun? sana bir şey olsa, o diş hekimi olucak insanlara şu izmiri dar etmez miyim? şu an sakince oturuyorsam yerimde, senin sakın canberk demendir. ama bil ki bir daha senin kılına zarar geldiğini duyarsam, dünyayı başlarına yıkarım o kaltakların.

26 Kasım 2010 Cuma

yarın sabah istanbula gitmek üzere yola çıkıyorum. çocukluğumun masaldan şehrine ayak basacağım yıllar sonra. çocukken her gidip gelişimizden sonra istanbula taşınalım diye tuttururdum. sonrasında unuttum o şehri.
izmirle aşk yaşamaya başladım. izmirle yektim artık. smyrna kadınımdı. günün birinde kadınım dediğim insan da izmir kokmalıydı. izmir çocukluğumdu, gençliğimdi.
17 yaşımda 3 günlüğüne gittiğim bozkırda gri bir şehirle tanıştım. son 2 yılda 4 kez gittim o şehre. ankara benim kayıplarımın şehridir. nefretle bahsederm o pis kentten. karaktersizliktir.
peki ya istanbul? çocukluğumun masallarının mekanı, somut yaratıcılığın sürecinden geçmiş, olgunlaşmış fikrimi nasıl etkilemeyi düşünüyor?
yarın çok kalamayacağım istanbulda. galatasarayın önünden tünel tarafına mı taksim tarafına mı yürüsem diye düşünmeyeceğim. piyer lotiden suların başkentini izlemeyeceğim. ama yakın zamanda gezme amaçlı tekrar gitmeyi düşünüyorum istanbula. eski bir dostla buluşucak olmanın getirdiği bir heyecan var içimde.
neden gittiğimiyse dönünce yazacağım.

2 Kasım 2010 Salı

uyku süremi 4 saate indirmeyi başarmamı 1 hafta etkinliklerle kutlucam.

18 Haziran 2010 Cuma

kendinden kaçamadıktan sonra, o sahte dünyanda, istersen vereyim kimliğimi de yak benim, hatıralarının naylon vatandaşı olayım, peki ya kalbinde?

16 Mayıs 2010 Pazar

yazmamı engelleyecek kadar büyük bir eksiğim var. yazıyla doldurulamayacak kadar büyük bir kayıp. yazık...

13 Nisan 2010 Salı

yazmak için fazla yorgunum bu aralar. koşuşturmaların içinde kaybolmaya çalışıyorum da nafile. o gösteri senin, bu konser benim, eylemler, yazın festivallerine hazırlıklar, e tabi her güzel şeyi bok eden ama yine de çocuğum gibi sevdiğim derslerim... yoruldum, dinlenip sadece yazmak istiyorum da zamanı var daha.

25 Mart 2010 Perşembe

İyi Günler İleride Anneanne

iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmidört saatlik
günlerdeyim anneanne


rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne

oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor

yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese

halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız

ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.

kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya

mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa

anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde

anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele

yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde

sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi

iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne

kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize

23 Mart 2010 Salı

?

özlemin sınırı nedir? bedenin, ruhun ne kadar büyük bir ayrılığı kaldırabilir. yılların tiryakisi, günlerce sigaradan uzak kalsa, vücudu nasıl işkence yaparsa ona, öyle arzuladığın zaman yüzünü görmeyi, sesini duymayı ne kadar dayanabilirsin? artar mı, daha fazla şiddetlenir mi? yok mudur son raddesi? olsa bile o noktadan sonra ne olur? ölüm değil ki bu, doğanın yasası, Tanrının takdiri diyerek kabullenesin. ciğerimin köşesi diyerek türküler söylediğin gidince, ve bilirken, onun da en az senin kadar özlediğini seni, ama ayrıntılar ayrıntılar ayrıntılar... şimdi nefes alamıyorum. gülemiyorum, ağlayamıyorum da. şimdi dost bildiğim, içimi ısıtan anılar gelmiyor aklıma, düşman bellediklerim, beni benden soğutan anılar doluşmuş kafamın içine. şimdi benim o kocaman yüreğim yalnızlığın ölmezliği, hasretin bitmezliğiyle kavruluyor.

16 Mart 2010 Salı

BEN BU ÇAĞA ALIŞAMADIM

önce söz vardı. müthiş bir laftır ama bizi biz yapan sözlerimiz ya da hissettiklerimiz değil, tercihlerimiz ve yaptıklarımızdır. daha 13 yaşımdayken, gorki'nin ünlü ana romanının arkasına gerçek insan diye bir şeyler karalamıştım, nietzsche'yle tanıştıktan sonra onun da üstün insan tanımlamasıyla aynı şeyleri anlattığını gördüm. sözün bir referans olamayacağını fark ettim. yine de en muhteşem olgular, söz sayesinde yer edinmişti hayatımızda. sözle yapılan, edebiyet denilen etkinlik nefes almak demekti benim için.
en çok da masalı sevdim ben. karakterimden ötürü herhalde. 18. yüzyılın romantizmini yaşıyordum içimde, birazda 60ların beat kuşağı, 70lerin hippieleri falan. 19. yüzyıl materyalistlerine ısınamamıştım çok. neyse bu romantikler masal denilen türü katmışlar ya hayatımıza, minnettardım onlara.
bir masal dinledim ben de. her çocuk gibi kendimden geçerek dinledim, yaşadım masalı. öyle bir de eminim ki kendimden, sonunda iyiler kazanacak ya hep, masalın meşruiyet atfettiği kahramanı benim. öyle mutluyum yani. düşmanlar çıkıyor karşıma, zaten ben kazanacağım onlarda sahnede görünsünler biraz diyorum, kaile bile almıyorum. sonra fark ettim 21. yüzyılda yaşadığımı. postmodern felsefemizin kaotik akımları, 17. yüzyıl masallarındaki kesin olan iyi-kötü kavramını birbirine karıştırmıştı. kimin ne olduğunu bilemiyordun. yenildim ve yenilgiyi bilen her kahraman gibi dönüp gittim. masallara konu olmuş adamlar sıradan tipler değildir. boşalttıkları yer dolmaz kolay kolay ve bir gün ummadık şekilde dönerler meydana zaman boyutunun olmadığı anlatılarda. bunu bildiği için, arkadan dolanarak, meydana çıkmayarak kazananlar rahat bırakmazlar kişiyi. unutulmak en büyük darbedir, meydanda onlarla uğraşmayarak çekip gidene unutturmazlar kendilerini. kendileri zaten unutamazlar asla. kararmış vicdanları uyutmaz onları.
neyse bizim kahraman çekip gitmekle büyüse de, masalın o mutlu bölümlerini içinde yaşamaya devam eder ve kendi kendini bitirir. o günlerin geride kaldığını kabul edemez. masalda zaman boyutu yoktur der ama masalın ilk cümlesi hatırına gelmez hiç; bir varmış bir yokmuş...

6 Mart 2010 Cumartesi

1 mart 2010. saçımdaki ilk beyaz telle tanıştım. başımın sol dorsal-lateralinde gizlemiş kendisini. yakıştıramamış kendini yirmi yıllık bir tene. oysa rüzgarla uçuşan o siyah tellerin hüküm sürdüğü deli dolu yılların sonuna geldiğimizin işareti o. yeni bir dönemin habercisi. ben büyümekten oldum olası nefret ettim; bir tane beyaz tele pabuç bırakıcak değilim. yaş kemale erince kamil olunmayacağını bilenlerdenim. istedikleri gibi zapt edebilirler başımı. buruş buruş olmuş derimin üzerindeki büyümüş siyah noktaların arasında güneşte parlayabilirler yolun sonuna yaklaştıkça. ama ben asla onlarca yılın getirdiği ağırlığı taşımayacağım üzerimde. en iyi anlaşabildiklerim yine yaramaz oğlan çocukları olucak, yine dalga geçicem büyük görünmeye çalışan kız çocuklarıyla. verdiğim son sigara nefesimde, çektiğim ilk dumanın heyecanı, ürkekliği olacak. kirpiklerim son kez öpüştüğünde bir daha ayrılmamak üzere; kaskatı bedenimi, yüzümdeki o muzip gülümseme ısıtacak. o gülümseme anlatacak, şairane bir ömrün serüvenlerini.

28 Şubat 2010 Pazar


yaklaşık bir buçuk aydır yazmıyorum. sadece buraya değil, hiçbir yerde yazmadım. yazmaya ara verdim. sebebi çok. konformistliğim tuttu mesela, alıştığım klavye yoksa yazmam dedim. onarımdaki dizüstü bilgisayarımı bekledim.
diğer sebep, üşengeçliğim. sevgili hocam yıldız ilhan'ın dediği lafı çok ciddiye almıştım: "Bir yazara en çok yakışan şeydir üşengeçlik."
bir de yazının gücünü gördüm. elimdeki kuvvetin şiddeti karşısında şaşırdım. bu kadar güçlü bir silahı, nasıl bu kadar fütursuzca kullanabildim diye kızdım kendime.
tüm bu nedenleri aştım ve oturdum "alıştığım klavyenin" başına.
şimdi anlatıcak o kadar çok şey oldu ki. ben hangisini türkçe sözlü hafif müzik kıvamında size sunayım diye, gazetelerin hafta sonu eklerinde yazan ve konuları; kocaları, çocukları, eski aşkları, kıyafetleri falan olan kadın yazarlar gibi kara kara düşünürken, alakasız bir konudan bahsetmek geldi aklıma. öyle, bu kadar yoğun gündemde boğulunca kaçıp sığınıcak liman işlevi görsün bu konu dedim.
ben üşengeçliğimle bugün yarın yazarım ertelemeleriyle vakit geçirirken, yazımın başkişisi bu hafta çektiği filmle girdi kamuoyunun gündemine ve tatlı bir tesadüf oldu.
zülfü livaneli, el atmadığı sanat dalı kalmamış olsa da, benim için her zaman şarkılarıyla bir anlam ifade etti. aşklarımızı, isyanlarımızı, mutluluklarımızı o herkesten daha iyi anlatabildi. yıllarca giremediği, sürgünde hasretini dile getirdiği ülkesini, londra senfoni orkestrasıyla çalarak bir adım daha ileriye taşıyordu ömer zülfü livaneli.
"herşeyin bir insanı sevmekle başlayacağı"nı anlatıyordu "omuz omuza" diyerek konserine giden yüzbinlere. kendisinden haberi bile olmayan "doğdukları yerde ölenler için", "büyük insanlık" için söylüyordu şarkılarını. nazım'ı, sabahattin ali'yi, ahmed arif'i bestelemişti ve babamın (klavyenin tuşları arasında boğulmaktan korkmamı gerektirecek kadar karışık bir adı olan) isveçli arkadaşı sabahattin ali'nin "leylim ley"ini onun sayesinde ezbere biliyordu.
sigaralarımızın dumanını derin bir nefesle verirken dışarı "bir seni özledim, bir de memleketimi" diyerek iç çekiyorduk ve bir gün değecek diyorduk "nefesim nefesine".
ne zaman bir kişi daha eksilsek, birimiz daha düşse bir daha kalkmamak üzere, "yiğidim arslanım burda yatıyor" diyerek işaret parmaklarımız konuşuyordu düğümlenen boğazlarımıza inat.
kent yaşamının insanı kendine yabancılaştırmasına katlanamayıp " gün olunca başımızı alıp gideceğimizden dem vuruyorduk, yelkovan kuşlarının kanatlarında".
"dünyayı eşkiyalara bırakmıyorduk" bazen, "hey özgürlük" diye haykırıyorduk göğe ve biliyorduk "gökyüzü herkesindir".
"neslimizin akdenizin mavi aydığınlığından gelmesiyle" övünüyorduk bazen, bazen de "güneş topla benim için" diyorduk "sevmeye kıyamadığımız"a.
bir deniz kıyısında, gecenin karanlığında bembeyaz parlayan martıları ve yelkenlileri seyrederken, geride kalan "yalnız insan" oluyorduk, giderken nemlenen "gözlerin"i düşünerek.
tüm bu anları yazdığı şarkılarla dolu dolu yaşamamızı sağladığı için minnettarım bu adama.

19 Ocak 2010 Salı

Bir Gün Mezarlarımızda Güller Açar!

uğur mumcu'nun o sloganlaşmış sözleri vardı dillerde: vurulduk ey halkım unutma bizi! aynı görüşlere sahip olmayan yüzlerce insan, muktedirin tarafında olmayanlara zulüm reva görülmesin diye meydandaydı bu akşam. sevdamızı, özlemimizi anlatan şiirler okundu, şarkılar söylendi. güvercinlerle dolu konak meydanında, hrant dink anıldı. katlini öven şarkıyı yapanlar yoktu ortada, cinayete göz yumduktan sonra terfi alan amirler, komutanlar, tüm bunların köpekleri görünmüyorlardı çevrede. eksiltilen yanlarımızın hesabını sormak istiyorduk artık. yazarın dediği gibi; hrantın sesini her unuttuğumuzda izmirde kürtlere saldırıyorlar, selendide romanları dövüyorlar, edirnede solcu çocukları linç ediyorlar. hrant dink ve daha nicesinin sesini bu kanla beslenen coğrafyadan silmemek için toplandı yüzlerce insan bugün. hepsinin gözleri parıldıyordu. bugün meydanlarda pırlanta gibi parlıyorduk, kan kırmızısı karanfillerimizi sunarken güvercinlere.

14 Ocak 2010 Perşembe

küçük insanlar insanlarla, orta çapta insanlar olaylarla, büyük insanlar sistemlerle uğraşırmış. hayatımın hiç bir döneminde uğraşmadım insanlarla. tek derdim küçük insanların yarattığı sistemlerdi. ama dayanamadım şimdi. en hafif tabirle nayloncu dediğim at hırsızı bir gavata ve onun peşinden koşan gerizekalıya bastım küfrü. izin verdim kendime bu gece tek derdim küçük insanlar olacak. şimdi düşünüyorum da uğraşırken boktan pisliklerle, kendim de kirlendim. asalet nerede kaldı. serde efelik vardı da, efeler yapmazlardı ki bunu. ezikler diye dalga geçtiğim ergenler yüzünden küçüldüm. şimdi alice gibi alıp büyüme iksirini kafaya dikme vakti. ben büyüdükçe, aşağıda kalacak vızıltıları, lağım kokuları. temizlenme zamanı. imrenip çamur attıkları dostlarımın yine haklı oldukları çıktı ortaya. özür de borçluyum beraber büyüdüğüm o insanlara. mikrobu attık ya vücuttan. son ergen yazımı da yazdım ya buraya şimdi gerisi kolay.

13 Ocak 2010 Çarşamba

TELVEDEKİ YOL

özleyecek miyim bugünleri? her gün okuldan çıkıp o sergi, bu film, şu konser diye koşa koşa zamanı unuttuğumuz günleri. özlerim herhalde. andelipler kesti ötmeyi. oysa aylardır duyuyordum sesini. onu da özlerim belki. ötsün yine her şeye rağmen. şimdi elimde bir katalog, tatil rehberi tarzında bir şey. kahve falımda uzun yolculuk göründü ya hazırlık yapalım şimdiden. ama öncesinde kısa bir yolculuğa ihtiyacım var benim. yanıma ne kitap alıcam ne müzik çalabilecek herhangi bir alet. televizyon da istemiyorum gideceğim yerde, hatta alkol ve sigara da olmasın mümkünse. irademe hakim olabilir miyim?
bu zevkli koşuşturma mutluluk katıyor biraz hayatıma. anlayarak incelediğim her tabloda, sorulan zor bir matematik sorusunu çözmüş ilkokul öğrencisi huzuru doluyor içime. yazdığım öyküyü alkışlayan, tanımadığım eller biçimlendiriyor bu aralar beni. geceleri yatağımda tatlı bir yorgunluk var.
neyse dönelim tekrar şu ana. evdekiler olur deseler, sırt çantam ve beyaz önlüğüm, beni bekleyen maceraya kulaç atsam. planı yapalım yine de. şu şehirde mola, dönüşte emri vaki bir uzatma dakikaları. dilimi eğip büküp üzerindeki kahvenin tortusuyla oynuyorum. bir cesaret gitmem lazım, yakıp gemileri. köprüleri yıkmam lazım. geride ne kalmış umursamadan. dilimde o eski şarkı büyük bir neşeyle mırıldanmalıyım uzaklaşırken: one way ticket...
belki beni çağıran şehrin kafelerinde otururken özlemem kimseyi. bıraktığım evde beni büyüten iki insan gelmez mesela aklıma, gözlerim dolmaz ne mükemmel insanlarmış onlar derken. ya da ne bileyim, uzak bir kentteki eski bir dost ya da yitik bir sevgilinin kederiyle duman kaplamaz yüzümü. rakıyı özlerim en çok. geceleri menevişleyen egeyi. sergilerden oyunlara kahve kokulu ağzımızla koşuştururken içimize işleyen sıcak sokaklarını bir de akdenizli şehrimin. en çok da andeliplerin sesini...

11 Ocak 2010 Pazartesi

sunshine band

sunshine band. zarif hanımlar ve nazik beyler diyerek başladı vokaldeki yaşlı amca konsere. zaten dans etmeye şartlanmış olan bizler, bira kokan nefeslerimizle eşlik ettik bütün gece şarkılara. caz, funk, pop, bir çok türden şarkıyı, yaşlı amcalar ve teyzeler daha ölmedik anlamı taşıyan kıvrak beden hareketleriyle ve bunlar bizim kuşağın şarkıları tavırlarıyla dinlediler. salondaki tüm erkek populasyonu gözlerini vokaldaki siyah elbiseli kızdan alamadı tabi ki. alkolün verdiği cesaretle birazda, yanına yaklaşıp 2-3 dakika da olsa onunla dans edebilme şansını yakalayan ender kişilerdendim. takım elbiseli, papyonlu, önden askılı entellektüel adamlar ve yün ceketlerini, kıçımızı gömmekten vazgeçtiğimiz deri koltuklara bırakan kısa, boyalı saçlı yaşlı entel kadınlarla dolu bir geceydi. bunların gömlek, pantolon, gıcır kemer kombinasyonuyla yanlarında taşıdıkları oğlanları da öyle. yani efendim, şehrimin akademik camiasına takdim edilmek üzere, teyzem tarafından davet edilmiştim bu harikulade eğlenceli konsere. (anlatım bozukluğu yapmış olabilirim ama emin olamadım) yanımda oturan, kesin fizikçidir tahmininde bulunduğum, elektrik elektronik mühendisi çıkan moron adamın saçma sapan danslarına güldüm baştan. sonra sahnedeki vokalist kıza kilitlendim. swiss otelde çıkıyormuş çarşamba geceleri, şimdi muammer bey olup, karantinalı despinayı izlemeye gitmeli miydim her gece? neyse bu seçkin gecede ben üzerimde alaçatı babylon tişörtü, 2 haftalık sakallarm ve kısa saçım, levis kotum ve harley botlarımla ortamın asi çocuğu rolünü kapmıştım. ispanyolca, italyanca, fransızca şarkılara eşlik ettikçe, yaz gecelerinin sıcak sevişmelerine gidiyordum ben ve karşımda bilmem kim hocanın kızı hangi bölümdesin diye soruyordu bana. saçma sapan şekilde liseden sonra devam etmedim diye yanıtlıyordum. kızın yüzündeki şaşkın ve soğuk ifadeden zevk alıyordum. 15 dakika sonra bis de yapıldı ve gerçeklere kulaç attık salondan çıkarak. kış mevsimine küfrederek, terle ıslanmış tişörtümün üzerine geçirdim montumu. petit paris'in merkezinde canım deli gibi sigara istemişti ama bucaya kadar sabretmek zorundaydım. sarhoş, sıska ve fakir adamlarla dolu otobüsten inince, yaktım, aldığım sigarayı ve balgamlı bir öksürükle verdim nefesi havaya. yağmur vardı yine ve yürümem gereken 20 dakikalık yol. en azından zevk alabiliyoruz bu hayattan hâlâ dedim ve kapatarak gözlerimi yürüdüm yağmurun altında.

9 Ocak 2010 Cumartesi

okyanusun diğer ucundan gelenlere anlattım bugün egenin gözyaşı, kan ve ayrılıklarla dolu geçmişini. mübadillerin şirince köyünde, egede yaşanmış bütün ayrılıklara, o ayrılıkların yarım kalmış taraflarına kaldırdık şarap kadehlerimizi. kül vaktinde göğü ciğerimize çektik.

Tut elimden beni kaldır göçelim
Adalara bu gece
Yağım tükendi kandilim söndü
Yana yana bu gece
Canımı alsınlar dar sokaklar vakitsiz uykular
Uyanırım eli annemin gönlümü okşar
Düştüm eyvah dalgalara yar
Ay dokundu geçti bana yar
Çıkar beni kollarında yar
Kurut sakız ağacında yar
Yüreğim yanar
Nar ağacında bir kucak zakkum
Hangi yazdan kalma
Canımı al benim al ışığımı
Hüznüme dokunma
Denize bandım ekmeğimi sana getirdim yar
Suya karıştım şarkılarla gelmiyor bahar
Kimse bilmiyor derdimi
Ateşe attım kendimi
Geçti zamanı ateşin aşkın
Şimdi kül vakti
Bu deniz annemin evi
Çivit kokardı mendili
Sebebi yok ağlar dururdu
Her seher vakti

6 Ocak 2010 Çarşamba

BİRİKMİŞLİK

osman abi ölmüş. kaldırıma çıkarken ayağı tökezlemiş ve başını yere vurarak ölmüş. polis sokak köpeklerinin ölülerini bile daha özenli kaldırıyor sokaklardan. öyle yakalım gitsin şuracıkta tutumunu takınmışlar cenazeye.
yunan hükümetinin verdiği süre sona ermiş. çocuklar serbest bırakılamamış. 55 bin avroyu dünya toparlayamamış.
ülkemin hükümeti ankarada vicdani red hükümlüsüne destek amacıyla basın açıklaması yapan 2 genci tutuklamış. bizim de basın açıklaması istemiş canımız.
alsancak stadını yıkıp alış veriş merkezi yapma projeleri varmış. bunu duyunca boğazımız düğümlenmiş.
osman abi, dersanemizin önünde yaşayan bir şarapçıydı. makine mühendisi olduğu söylenirdi. ya ufacık çadırında yatardı ya da siloların önündeki yaya geçidinde, kaldırımda çöker duvara yaslanırdı. çok sigaramı paylaştım onunla. o kara sigaralardan versene dediğini unutmam, karanfilli djarumumu isterken. şarap parası verdiğim de olurdu arada, benim pagos kardeşim. öss ve dersane denilen işkence yöntemlerinin küçük bedenlerimize ve masum ruhlarımıza acımasızca uygulandığı dönemlerde, benim gözümde sistemden yakasını kurtarmışlığın simgesiydi osman abi. ölmüş. ilk gençlik anılarımdan biri oldu artık. osman abi bütün alsancak oldu artık.
arkadaşları polis kurşunuyla öldü diye ayaklandı ya yunan gençliği, anarşistler yine saçmaladılar tabi her yerde olduğu gibi. aslında yapıcı bir isyan olabilecekken, yunan halkını iyice soğuttu sol değerlerden. neyse bu asi gençlerden bazılarını tutukladı yunanistan hükümeti. gençler; ırkçılığa, seksizme, sömürüye isyan ediyorlardı. yani desteklemek gerekti bu çocukları ama yolları yol değil, çıkmaz sokaktı. ama bu ışıl ışıl beyinlere sahip arkadaşlara sırtımızı dönmek olmazdı. hayatlarının baharında hapishane soğukluğuyla karşılaşmamalıydılar. ama karşılaştılar. yunanistan 55 bin avro istedi. batı avrupalı zengin anarşistler ne halt yediler bilmiyorum ama bizimkiler uğraştılar fakat toplayamadılar o kadar. süre dolmuş. suyun öte yanında, sardunyayı zincirlediler bir kez daha.
ankarada vicdani retçi bir öğrenci tutuklanıp hüküm giymiş. bunu desteklemek için 2 öğrenci basın açıklaması yapmak istemiş fakat bunlarda tutuklanmışlar. öldürmeyi redddetmek suç değildir efendiler. bu akıllı, zeki delikanlılar sizin para kasalarınız ağırlaşsın diye, sevgililerinin elini bırakıp ölmeye gitmezler. kendileri gibi sömürülen, aynı kadere mahkum edilmek istenen yoldaşlarına kurşun sıkmazlar. faşist ordularınızın, kana susamış generalleri, bu çocukları süremezler piyon niyetine cepheye kardeşlerini öldürmeleri için. baskı uygularsanız bu çocuklara, çoğalırlar. korktuğunuzdan da çok olurlar. ankarada copla vurduğunuz bedenin elleri, izmirde sıkar boğazınızı bu hafta sonu olacağı gibi.
yıkıcaklarmış alsancak stadını. kaç kuşağın futbol ve tribün kültürüyle tanıştığı, izmirin o mütevazi futbol mabedini yıkıcaklarmış. göztepelisi, karşıyakalısı, altaylısı... hepsinin gözleri yaşlanmış bunu duyunca. milli maçların bile birleştiremediği, izmirin ezeli rakiplerinin taraftarları, buna karşı çıkmak için birleşecekmiş.
sokağa çıkıyoruz bu hafta sonu. osman abiyi anacağız. ellerimizde temsili pagos şişeleri... can babanın şiirleriyle yürüyeceğiz. sokaklarda yaşayan bir abimizi, martılar ki sokak çocuklarıdır denizin dizeleriyle uğurlayacağız. o sırada kordonda uçmayacak martılar. hepsi tünecek gündoğdu meydanına, sükunetle uğurlayacaklar yoldaş osmanı. çocukluğuma bağlayan ipler kesiliyor demiştim, havuzlu parkımın yıkıldığını anlatmıştım. ilk gençlik yıllarımın filmi çekilse, (kim niye çeksin ayrı bir soru da) fragmanda görünecek birini kaybettik şimdi de. ona layık görülen muameleyle yandı içimiz. bir hafta da bu kadar kayıp verdim. bir dönem mi bitiyor nedir? içimdeki o deli dolu çocuk can çekişiyor. sokaktayız bu haftasonu, komşuda haklı öfkesini yanlış yollardan gösteren çocukların kaderine ağıt yakacağız. kendi çocuklarımıza saldıran üniformalı köpeklerin hesabını soracağız. rant kavgasına alsancak stadını yıkmayı göze alan belediyelere, müteahhitlere, delikanlıysanız çıkın karşımıza diyeceğiz. bir şehrin spor hafızasını yok etmeye çalışanlara öfkemizi kusacağız. kısacası sokaktayız cumartesi günü. sokağın kalbindeyiz. hayatın sahibinin sırça köşklerdekiler, fildişi kulelerdekiler, ultra güvenli uzay mimarisiyle yapılmış, çevreden yalıtılmış sitelerdekiler değil, sokaktakiler olduğunu göstereceğiz bir kez daha. tüm bu birikmiş isyanlar osman abiyle vücut bulacak, bir şehrin kalbindeki bir semt bu isyanlarla renklenecek. necip fazıl'dan bir dizeyle bitirelim:
"bana düşmez sıcak bir kucakta can vermek,
ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum."

3 Ocak 2010 Pazar

Çemberin ortasında. Hayatın kıyısında.

makarnanın sosunu yaparken mantarı yine fazla koymuştum dün gece. beni yatıştırabilen ender uğraşlardan biridir yemek yapmak. iş başa düşmedikçe yapmayı da sevmem. daha bugüne kadar evdekilere bir kere yemek yapmışlığım yoktur. iddialı sözlerim var tabi yok efendim evlenince eşimi mutfağa sokmayacağım falan da, geç bunları diyorum kendime. tava da kızaran karnıbaharları da yanmadan aldım. fena değildi yemek. 3 gündür gördüğüm en güzel sofraydı. saat gece 11'e geliyordu. eve geleli yarım saat olmuş. açmışım bütün pencerelerini evin, perdeler uçuyor balkon kapılarından, annem görse şimdi nasıl da kızardı. "dışarıdan görenler ne pasaklı kadın diyecekler." toplumca hayatımız hep dışarıya göre ayarlanmıştı. kendimiz olamamıştık hiç ve olamıyorduk da. neyse geri dönmüşüm payitahtıma, lodos ılık esiyor, acıtmıyor canımı. okşuyor adeta. maymunlar cehenneminden kaçmışım. yemeye başladım sıcaktı yemekler. yanında buz gibi bira açtım. rakıdan başka bir şey yoktu evde cebimdeki son paraları harcıyordum. bulaşıkları yıkamadan bıraktım lavaboya. kapattım bütün pencereleri saat 11 buçuk olmuş atladım otobüse ver elini çankaya. hilton otelinin önünden, final dershanesini geçerek girdim sevgi yoluna. köpekler havlamaya başladılar. hızlı hızlı yürüdüm, kumpircilerin kaldırımına kaçtım. her zaman karşıdaki kaldırımdan yürürdüm aslında ama bu saatte adım başı insan değildi, rahat yürüyordum. alsancağa yaklaşıyordum. denizin sesini duyuyorum soldan, dalgalar yerinde duramıyor, dövüyor kordonu. halvet anını bekleyen bakir delikanlının coşkunluğu var içinde körfezin. fark ediyorum öfke var birazda. sakinleştiririm diyorum ama şimdi değil, daha gelmedim, orhan veli; alsancaktan çıkacaksın kordona demiş. dominik caddesi, süslenmiş yılbaşı için, gelin gibi, solda tuğçerez market, carumlarım içerde, kilitli kapıların arkasında. devam ettim. gecenin belli bir saatinden sonra sarı ışık yanıp sönüyordu sevinç pastanesinin önündeki tarfik ışıklarında. ne sağıma baktım ne de soluma karşıya geçerken. kıbrıs şehitleri uzanıyordu karşımda. saat 12 buçuk olmuş. sokak köpekleri, travestiler, evsizler, mekanların gürültüsü, yürüyen çiftler, sarhoşlar. kilise sokağından sola saptım. sokağın sonundaki keş abinin işlettiği marketten pagosumu alıp indim kordona. rüzgar benim üzerimde güç gösterisi yapıyor. ama doğayla baş edilemeyeceğini bilirim. saldım kendimi. bir adım geri gittim. sonra hafifledi. başımı kaldırınca gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm. smyrna'nın amazonları, körfezin dalgalarında vücut bulmuş, bir işaretimle yutacaklar bu koca şehri, üzerine savrulacaklar o dünyanın en çirkin başkentinin, can alıp dönecekler. pagosu dikip 3-5 yudum aldım. biz öldüreceksek adam öldürürüz dedim. alaycı bir kahkaha gibi gürültüyle çarptı körfezin dalgaları duvara. duruldu deniz. sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bana. sen gittin yine bıraktın burayı ve bir şeyler değişti ama ne? o gece değişen bir şeyler göremedim. ıslak, tahta bankta gece bir buçukta tek başıma, sakinleşen denizle dertleşiyordum. el ayak çekilmiş çevredeki cafelerden. kordonun ışıkları sönüyor. devriye arabasının mavi kırmızı ışığı yaladı yüzümü. bir siluet yaklaştı, anladım bir fahişe. yüzüme baktı yavaş yavaş geçerken önümden. gözlerimi ayırmadım ondan. bunun verdiği cesaretle olacak geldi oturdu yanıma. beni tahrik etmek isteyerek iki elini göğsümün üzerine koydu. birini kaydırmaya başladı aşağıya engel oldum. diğer elini de alıp, avcumun içinde hafifçe okşayıp kucağına bıraktım. ben ki ezilenin ezileni ezmeye çalıştığı bu düzene isyan bayrağı açmışım, faydalanamazdım düşkün bir insandan. şaşkınca baktı bana. gülümsedim, türkçe biliyor musun dedim. çok az dedi. birilerinin, hangi bokun laciverdi olduklarını iyi bildiğim, pekine de beijing diyen birilerinin, belarus demeye başladığı beyaz rusyadan geliyormuş. oturup bu hiç tanımadığım genç kadına, bütün derdimi anlatasım geldi ama anlayamazdı o kadar türkçeyi. belki ben anlayabilseydim acıları paylaşabileceğim kadar rusça, o da kendi hikayesini anlatırdı bana. böyle daha iyi dedim, benim hayalimin, onun felaketi olduğunu duymamıştım işte. kalktı yanımdan baktı boş boş. onu beğenmediğimi düşünmüştür belki de. kızmış da olabilir. keşke anlatabilseydim ona, ikimizin de bu hayatın çirkin ördek yavrusu olduğumuzu. ebeyi belirlemek için sayılırken çocuk oyunlarında, sonucu belli sayımın ebesiydik zaten, figüranlığımızı yapıyorduk dikilerek orda. kimden başlayıp kimde bitireceğini iyi bilen hayat, ooooo diye ağzına sokuyordu işaret parmağını ve ıslak parmak ucu bizim göğsümüzü işaret ederken duruyordu. ikimizde, gecenin bir yarısında bu metropolün kıyısında oturuyorsak, ikimize de yer yok, tüm roller çoktan kapılmış bu ciğeri beş para etmez özentilerin filminde diyesim vardı ona. söyleyemedim ama hiç birini. kalktı, gitti. şarabımda bitti. kalktım saat 2 olmuş. baykuş vardır bu saatte diyerek yürüdüm durağa. 20 dakika sonra şoförünün bu saatte ne işin var sokakta homurtusuyla attığı bakışa aldırmadan bindim otobüse. evime gittim. ne samimiyetsizliğiyle defalarca canımı yakan ezikler vardı aklımda ne sabah beni bekleyen bulaşıklar. yeni yılın 3. gecesi bu deniz bana ne anlatmaya çalışıyor diye soruyordum kendime ki, ertesi gün fark ettim. çocukluğumda dedemle beraber gittiğimiz, havuzlu park adını taktığım, içinde havuzlar bulunan park yıkılmıştı. yerine yeni bir şeyler yapılacak. yenişehir musevi mezarlığının bitişiğindeydi. üzüldüm. göçebe yanımız ağır basmıştı yine. toplumca göçebeydik, yerleşik hayata geçememiştik daha. şehircilikten de, şehirlilikten de anlamıyorduk. 3 kuşaktır aynı şehirde doğup büyüyen kaç kişi var aramızda? yıkıyorduk yeniden yapıyorduk, yıkılan her meydanla, her binayla ortak hafızamızı kaybettiğimizi göremiyorduk. bir bağım daha koparılmıştı çocukluğumla. gençliğim; kanadı kırık bir kartal, uçamıyorum, çocuklğumun sağlam ipleri tutuyor beni havada uçurtma misali. koparmayın o ipleri. bu kuş uçamaz düşer. tehdit ediyorum hepinizi. bir insanın üzerine bu kadar gelirseniz, başınızı çok ağrıtır sonra.
2009 için yazmadım bir şey yazmaya değmezdi çünkü, siktrsin gitsin. Bizim altay maçlarında adet vardır. Takım sahaya çıkarken küfredilir, alkışla oynayamayan adamlara önce sövülür ki ciddiye alsınlar maçı. Şimdi ben de aynı mantıkla hakaret edicem 2010'a. Zaten 2010 daha ilk günlerinden 2009'u aratmıcağını gösterdi bu yüzden; senin de allah belanı versin 2010. Senden öncekiler kuruttular beni, rengarenktim soldum. Bu yüzden senden bir şeyler beklemeye gücüm yok ama bu devran böyle gitmez ben 21. yüzyılın 2. on yıllının ilk senesiyim, bir şeyleri değiştiricem diye gelmişsen eğer, başımın üzerinde yerin var bilesin.