21 Haziran 2011 Salı

11 Haziran 2011 Cumartesi

ÜVERCİNKA

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
...Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

şimdi bir yazı yazmak var bu şiirle ilgili de, sözcüklerime günah...

3 Haziran 2011 Cuma

Grup Yorum - Haziranda Ölmek Zor

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin...

nazım'a...

26 Mayıs 2011 Perşembe

22 Mayıs 2011 Pazar

bu amcalar gelicekler 19 haziranda ben o gün, 10 gün sonraki final için fizyolojiden bilmem kaçıncı tekrarımı yapıyor olucam!!

19 Mayıs 2011 Perşembe

"kaybedenler kulübü"yle ilgili yazılmış en muhteşem pasaj; kafkanın nihilizmiyle bizim, ortasınıf şımarıklığını karşılaştırmış.

"Bir tarafta ezen ezilen gerçekliği; diğer tarafta kazanan kaybeden gerilimi tabii ki. Baltalığın kendisini sorgulayanlarla bir baltaya sap olamadık diye yakınanlar…

Bir tarafta uzlaşmazlık, diğer tarafta “kahretsin, tiksiniyoruz ama giyiniyoruz hocam, senin kotun hangi marka?”

Bir tarafta yoksulların, ezilmişlerin ve onların yoksunluğunu ciğerlerinde hissedenlerin hakiki kaygıları; diğer tarafta orta sınıfların, boş vermiş gençlerin, “harabat ehli” gibi yaşayanların ve her tür yoksunluğu alkolle boğanların her şeyi ti’ye almaları…

Bir tarafta Dostoyevski-Musil-Walser-Büchner-Kafka-Benjamin-Canetti-Pavese-Svevo-Bernhard hattı; diğer tarafta “bu ağır abilere hürmetler”le birlikte beat kuşağı-Bukowski-Tarantino hattında, popart, kitsch ve bir “köpük sanatı” olarak sinema."

kadınların en tuhaf bulduğum özelliklerinden biri yatakta sorular sormaları. yatakta sesini çıkarmadan çatır çutur seks yapmak varken öküzlüğünde bir serzeniş değil bu. bazen çok kışkırtıcı olabiliyor gelen sorular ancak bazen öyle bir soru geliyor ki o an yataktan çıkıp bir sigara yakmak geliyor içimden. belki tüm kadınlar böyle değildir bana bunlar denk gelmiştir. bilemiyorum. bence bu bizim millete has bir şey. çünkü yatak kültürü olmayan bir toplumun evlatlarıyız. hangimiz ananesiyle dedesinin nasıl seviştiğini biliyor. 3 kuşakta sevişme şekillerinin ne kadar farklılaştığını... yatağın muğlak mekan olduğu toplumların sorunudur bence sevişirken ya da seks yaparken abes sohbetlere girmek.
mesela sibel kekilli anlatmıştı, seks işçisi olduğu dönemde alman erkeklerin hiç konuşmazken, türk erkeklerin şeceresini bile sorduğunu neden bu işi yaptığını merak ettiklerini. onu bu duruma düşüren koşuları öğrenip, durumundan faydalandığı kadına acıyarak vicdan muhasebesini kapatır benim memleketimin erkeği. öyle duygusaldır yani!
neyse biz kadınlarınkinden bahsediyorduk. ancak geldiğimiz nokta itibariyle sorunun kadınlara özgü olmadığını fark etmişsinizdir.
yakın zamanda muhattap kaldığım sorulardan biri de "hiç tanımadığın biriyle yatmak nasıl bir duygu?" oldu. ablam sevgilisiyle kavga edip, kafasını dağıtmak ve avunmak için kendini benim kollarıma atınca tek seferliğine aklını kurcalamış olsa gerek bu soru.
suçlanacak, kötü niyetle sorulmuş değil ama özensiz bir soru. şöyle ki "hiç tanımadığın biri" burda aslında duygusal bir bağ kurmadığın kişi anlamına geliyor kolayca anlayabildiğiniz gibi. ve bu durumu açıklayabilmek için, daha önce "tanıdığım" yani duygusal bağ kurduğum birileriyle deneyimim olması gerekiyor ki makus talihim buna izin vermedi henüz.neyse alışılmış olan tarif edilemez. gecenin bir yarısı tüm libidomu kaybedip, efkar buhranlarına salan o soru ve bunun gibi bir yığın tuhaflıklar beni sevk etti bu siteme. evet yatak mahremdir, insanın bastırmışlıklarını dışavurup kendi olabildiği yegane yerdir. fakat orda özensizliğe absürdlüğe yer yoktur. zira en yetkin üreme organımız beyindir.

15 Mayıs 2011 Pazar

Can Dündar'ın bugünkü yazısında geçiyordu: "Bazısı kreşe verildiği gün feryat figândır. Çözülmez kolları ana boynundan... Dövünür “Gitme” diye...
Kimisi özgüvenlidir; bilir annesinin kendisini terk etmeyeceğini... Uyar ortama...
İlişkilerine yansır bu fark:
Güvensiz büyümüş çocuk, habire terk edilme korkusu yaşayan âşığa dönüşür zamanla... Mutluluk uğruna risk almaz, sarıldığı boyundan ayrılmaz.
Özgüvenlilerse ayrılıkta bile sevdiğinin döneceğini bilir; dönmese de bununla baş edebilir."

Ben o sabah ağlamayanlardandım...

10 Mayıs 2011 Salı

gidecek deniz yoksa yakında, al bu dertten yüreğini yağmurlara sal...

kardeş türküler "denize yakılan türkü"

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun... İstemek de güzel.
Can YÜCEL
Bahar geldi ya. uzaklaşalım biraz demeye başladım. kesinlikle evrimsel bir şey bu. doğadaki belirli bir üreme dönemi olmayan tek canlıdır, insan. bir dönemler bahar aylarıymış bu dönem ve zamanla tüm seneye yayılmış ama bizim bahar gelince hormonların coşması durumu miras kalmış.
kiraz mevsimi, insanın masumiyetinin, çıplaklığının mevsimidir. doğaya gitmek lazım şimdi. kiraz bahçelerinde, denizin rüzgarla sevişmesinin sesini dinlemenin vaktidir. bu mevsim para kazanmanın, ders çalışmanın, kariyer yapmanın, bir şeyler için kavga etmenin, devrim yapmanın zamanı değildir. nihilizmin zamanıdır. kiraz bahçelerinde sakız kokan beyaz çarşafların üzerinde şarap kokan ağızlarla sevişmenin vaktidir.
gitmek lazım, bir süre şehirden uzaklaşmak lazım...

28 Nisan 2011 Perşembe

kırmızı çocuk

yeninin çocuğunu

eskinin karmaşası doğurur
kaçma

bak
ellerimize vurulan cetvel cezası kadar kırmızı
utanmak satan yanağımız
ve kafamız hep yerde ama
arasak da bulamıyoruz
gözden fena düşmüş

kaybeden tarafımız

kırmızı çocuk
çık o sınıftan

tenefüs zili çalmadan
ve koridor boyunca sevin
çünkü özgürlüğün rengi yoktur
dışardan hiç anlaşılmaz



büşra demirağ

aykırı edebiyat'ta tunus için yazılmış. "arap baharı" bugünün dünyasında bir hayaldi zaten. fakat, 15. ve 16. yüzyıllarda avrupada bastırılan köylü devrimleri esnasında söylenmiş bir laftır "biz başaramadık ama bir gün torunlarımız başarıcak." ortadoğunun kadim ve çilekeş halkları için de durum budur. özgürlüğün rengi yoktur demiş şair ama bana kalırsa kırmızı ve mavidir özgürlüğün rengi.

27 Nisan 2011 Çarşamba

yurtsuz.net'ten...

Smyrnalı Tantalos, eski çağların ve mitolojinin, tanrılar tanrısı ZEUS’un en güçlü ve en ünlü oğlu olmasa da, (çünkü bu şöhreti, kendinden önce Yunan ve Roma mitolojisinin çaplı kahramanı, üvey kardeşi Herakles’e kaptırmıştı; Herakles ile ilgili verilebilecek basit örnekler dahi, dönüp dolaşıp ağır emeğin değersiz yüceliği içinde kaybolup gitmeye mahkumdur. Yine de Herakles “insanının doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler.” Lunaçarski / Erhat) Tantalos, Herakles’in kudurmuş bencilliğinden çok daha tutarlı, kolektif bir gücü ve Zeus düzenine başkaldırıyı temsil ederek kardeşi Herakles’den kalın çizgilerle ayrılır.
Zaman zaman kendisine, çocuklarına ve çevresine de ölümcül zararlar verebilen Herakles ya da nam-ı diğer Herkül’deki bu inanılmaz gücün zayıf tarafı, mit olmuş görüşler aksini ileri sürse de Herakles’in çocukluk dönemine aittir. Smyrna ile Spiylos dağı ya da ölüler ülkesinin eteklerine sıkı sıkıya bağlı öyküde geçen Herakles’in çocukluk dönemi, Anadolu şamanizminin bir sentezi gibidir. Ona Kraliçe Ompehale tarafından kız elbisesi giydirilip yün eğirmesi öğretilir. Tanrılar tanrısı Zeus’un oğlunun düştüğü yürek paralayıcı duruma bakın! Sanki, ne nemeia aslanı ne lerna ejderi veya augias ahırları ne de Hades’in üç başlı köpeği Kerberos, bu betimlemelerin yada imgelemin yanında hepsi sanki bu alelade çocukluk döneminin düşüdür ve buhar olup uçmak için mitolojik kapının açılmasını beklemektedir.
Ama Smyrna’lı Tantalos, üstün bir mitoloji kahramanından çok daha fazla özel bir yetinin sahibi olarak zekasını, başta babası Zeus olmak üzere Tanrılar düzeninin kötülüğü ve bu düzenin yıkılması ve aşılması üzerine odaklamıştır.
Tanrıların yalnızca kendi çıkar, zevk ve kaprisleri için yarattıkları bu ceberut düzeni alaşağı etmek için yola çıkan Tantalos’ta yaratıcılık, ilkel ve ağır emeğin bileşeni olmuş et ve tırnaktan bir erdeme dönüşmüştür. Bu erdem, Tantalos’un öncülüğünde Tanrılar ve Olimpos’a karşı, adı Smyrna olan bir kent ve yepyeni bir ülkenin kurulması ile taçlanmıştır.
Tanrılar düzenine karşı “insani değerlerin” temel alındığı yeni bir düzen fikri, mitologyanın baş çelişkisi olarak görülmüyorsa ya da mitoloji, bu temel önerme üzerinden birleştirilemiyorsa o zaman aynı anlama gelmek üzere, Smyrna ve Tantalos, mitologyanın başat çelişkisi haline gelir. Öte yandan, mitolojik çalışmalar için bu titiz gönderme, mitologyanın ana vatanı ile ilgili tartışmaları, kent üzerinden kuramsal hale getirmeyi hedeflediği gibi, mitolojinin anavatanına “Smyrna’ya” güçlü bir giriş olarak da düşünülebilinir.
(Azra ERHAT’ın derlediği Mitoloji Sözlüğünde geçen Tantalos maddesi, bizim öne sürdüğümüz tezleri, güçlü bir şekilde desteklese de adı geçen Tantalos maddesinin önemli mitolojik çelişkiler türetmesine rağmen, Tantalos’u hak ettiği yere oturtmaktan özenle kaçınması en hafif deyimi ile bir zamanlama sorunu olarak görünmektedir.)
Tantalos ile ilgili mitolojinin özellikle karartılmış kısmında Tantalos’u basit bir hırsızlık eyleminde görürüz. Tantalos’un şarabı ve ambrossia yı tanrıların sofrasından çalması, şatafatlı bir ironidir. (Oysa, Tantalos’un tanrılara sunduğu şölende, içecekler arasında şarap listenin başındadır. Şölenin bir yerinde, Tantalos masadan kalkarak Tanrıların yedikleri etin, oğlunun eti olduğunu, tanrıların kulağına fısıldamış olmalı. Tantalos, şölen masasında zeki olduğu kadar kuşkucu ve nükdeci kişiliğini açıkça dışa vurur. Tanrıların zaaflarını alaya alması ile Tantalos, üvey kardeşi Herakles’ten bambaşka bir kişiliğe sahip olduğunu da gösterir.
Ne verilen bu ilginç örnek ne de kısıtlı olanaklarla arkeolojinin kanıtladığı gibi, Smyrna nın eşsiz ve Tanrılara alternatif mimarlık bir anıt olarak kurulması da tanrılarda özellikle de Tanrılar tanrısı Zeus’da, herhangi bir endişeye yol açmadığını kestirebiliyoruz.
Ama ne zaman ki Smyrna’lı Tantalos, örgüt ustası oğlu Pelops üzerinden (ki Pelops aynı zamanda olimpiyat oyunlarının yaratıcısı ve kurucusudur) Olimpiyat oyunları ile Ege Denizinin iki yakasını birleştirip, meşale ateşini Yunan mitologyasının kıraç topraklarında yaktığında, Olimpos’ta tehlike çanları çalmaya başlamış ve Zeus’un despotik düzeni kökünden sallanmaya başlamıştı.
Kendi yaratısı olan yeni düzende kalıcı olmanın ön koşulu mitologya döneminin üretim tarzıdır. Onun içindir ki, inanç sistemi, bütün sistemin kalbi olmasına rağmen hem Tantalos hem de Smyrna’nın en zayıf ve en güçlü yanını bu inanç sistemi oluşturur. İlginç olduğu kadar, kişilikli Niobe üzerinden Kybele’nin ana tanrıça olarak resmiyet kazanması kesin olarak Tanrılar düzeninin sonunu hazırladığı kadar iktidarı elde tutmanın da bir aracı olmuştur.
Smyrna’nın yeni düzeninde ruhani ve sportif, mimari ve astronomi ve en sonunda “eşitlikçi” ekonomik ilişkileri ile devresini tamamlamış ve Tanrılar düzeninin karşısına alternatif bir düzen olarak çıkmış Yunan mitologyasını da örgütleyerek Tanrılarla savaşa hazır hale gelmiştir.
Aslında bütün hikaye, Tanrılar düzenin örümcek bağlamış köhne yapısı ile yeni olduğu kadar halkçı ve eşitlikçi bir “Smyrna Düzeni” arasında ki mutlak kaçınılmaz çatışmaya dayanmaktadır.
Tanrıların, eski olduğu kadar kibirli ve insanlık düşmanı düzenlerini, korumak için gösterdikleri üstün çaba, korkuları ile karşıtlarının eşit bir içkinliğe dönüşü, üretim ilişkileri ve dönemin bütün ilkelliği yeni düzeni boğmaya yetti. Kuşkusuz, bu savaşın sonucunda, Tantalos ve dolayısıyla Smyrna’lıların kişiliğine biçilen ceza olarak “Tantalos İşkencesi’nden” bakarsak, en az Troya kadar gerçekçi bir efsane görürüz.
Oğul Pelops’un yazgısı ile ilgili kimi mitolojik ayrıntılar mevcut olsa da, kızı Niobe günümüz Manisa’sında ağlayan kaya olarak Kybele’nin yanı başında varlığını sürdürürken, Tantalos, mitolojik kaderi ile baş başa kalmıştır.
Yine de yurttaşı Homeros’un hüzünlü bir biçimde resmettiği Tantalos söylencesinde önemli bir ayrıntı göze çarpmaktadır; Tantalos işkencesi biçimsel olarak, sanki yıllar sonra stilize edilmiş, çarmıhdaki Hz.İsa betimlemesi ile neredeyse birebir aynıdır.
Bir kent; Smynra, Tanrılar tarafından yağmalanarak yok edildi.
Bir halk; Smyrnalılar, Tanrılarla giriştikleri savaşta yok edildiler
Bir Kral; Tantalos, lanetli işkencesi ile yaşamaya devam ediyor.
Son olarak;
Tantalos yaşadığı dönemde Mitologya çağlarının Spartaküsüdür.!!!!!

10 Nisan 2011 Pazar

Rosa Luxemburg, iki halkın sürekli olarak baskı altında tutulup horlandığından bahseder; bu iki halktan biri Çingeneler, öteki Yahudilerdir. Luxemburg’a göre "Yahudiler, kendilerini aşağılayan dünyanın efendisi olmaya çalışmış, onun için de, çoğu kez paylarına kölelik düşmüştür. Ama çingeneler kendilerini hor gören dünyayı ciddiye almazlar. O dünyada bir şey olmaya çalışmaz, bu nedenle köle de olmazlar".


Çingeneler dünyayı ciddiye almasalar bile bu dünyanın efendisi olmaya soyunanlar tarafından zaman zaman -ne yazık ki- fazlasıyla ciddiye alındılar. Tarih boyunca hiçbir halkla savaşmamalarına rağmen pek çok kez şiddete maruz kaldılar, sadece Nazi Almanya’sında Yahudilerle birlikte on binlerce çingene, çocukları ve henüz doğmamış çocuklarıyla toplama ve imha kamplarında katledildiler. Doğrusunu söylemek gerekirse gittikleri yerde genelde bariz bir düşmanlıkla kuşatılmışlar, siyasi bir güçleri olmadığından karşılaştıkları şiddetin ve insanlık dışı baskının çoğu kayda geçmemiştir. Yine de kendilerine kötülük yapanlara karşı sürekli bir nefret besledikleri söylenemez.
Geçmişte Çingeneler hakkında çalışmalar yapan çoğu bilim adamı ve yazar, onları ya coğrafi bölgelere ya da kalabalık bir şekilde bulundukları ülkelere göre incelemişlerdi; ne büyük yanılgı!.. Evet, yerleşik hayata geçmiş ya da yarı-göçebe bir yaşam sürdüren ve muhtemelen yabancıların araştırmalarına kendilerini itirazsız teslim eden birkaç Çingene topluluğunun varlığı doğrudur: İspanya'nın Gitanoları, İngiltere Çingeneleri, Almanya'nın Sintileri, Romanya'nın Rudarileri ve Macaristan'ın Müzisyenleri bu gruplar arasında sayılabilir. Gezileri sırasında bütün bir kıtayı dolaşan tamamıyla göçer Romanlardan farklı olarak, bu Çingenelerin çoğu kültürel kimliklerini hemen hemen kaybetmiş ve neredeyse asimile olmuşlardır. Hem Lovara hem de Kalderaş kabilelerinin üyeleri, S.S.C.B.'den Amerika'ya, Oslo' dan İstanbul'a, Malaya'dan Güney Afrika ve Brezilya'ya kadar her yerde bulunabilirler.

Arkaik kabile bağlarına sadık kalan, tek göçer çingene grubu Romanlardır. Bunlar, bütün kalpleriyle daha büyük bir bütünün bir parçası olduklarını hissederler. Seyahat dürtüleri salt bir dolaşma arzusu değildir. Hala tanımadıkları akrabalarıyla buluşmak, oğullarına yaraşır gelinler bulmak, kabileden ancak akrabaları olmayan biriyle onları evlendirmek için yolculuk ederler. Süre giden kültürel bir kan naklinin ve durmaksızın akan bir yenilenme gücünün bir parçasıdırlar.

Bu bilgiler, henüz on iki yaşındayken bir Çingene kumpanyasına katılmak üzere evden kaçıp Romanların arasında on yıl geçiren Jan Yoors’un, yaşadıklarını anlattığı “Çingeneler” kitabından aktarıldı.
Zamanın, mekanın ve hayatın farklı yorumu Kitabın asıl önemi çingene topluluklarının tarih ve coğrafyasına dair bilgilerden gelmiyor. Daha ilgi çekici olanı onların duygu ve düşünce dünyasına açılabilmesinde. Bir örnekle başlayım: “Pulika, ‘şu balık kadar büyük kar yağıyordu’ dedi. Nehirden dönüyorduk ve üç tane kocaman alabalık yakalamıştık. Pulika anlattığı olayın geçtiği zaman da yağan karı anlatırken, en büyük balığı seçmişti. Elinde tuttuğu balık, tarihlenebilir bir geçmiş zamana olduğu kadar, tarihlenebilir bir geleceğe de itiraz olarak parlıyordu; çingeneleri her hangi bir zamanda parantez içine alıp anlatmanın imkânsızlığıydı. Onu ele geçirdim dediğin anda elinden kayacaktı”. Bu, hayat denilen şeyin üst üste yığılmış yıllardan değil, toplanıp rakamlarla ifade edilemeyecek anılardan olduğu anlamına da geliyordu.


Demek ki zamanı farklı algılarlar; herhangi bir gelişme düşüncesi illetinden muaf olan Çingeneler ebedi bir Şimdi'de; bitmez tükenmez ve görkemli bir şimdiki zamanda yaşarlar. Romanlar, rüzgârla dalgalanan ağaç dalları veya suyun akışı gibi sürekli bir hareket halindedirler. Ve anılarına rakamları değil, rüzgârı, yağmuru, karı ve hatta dolu dolu gülen bir ihtiyarın kahkahasını şahit gösterirler. Mesela, herhangi bir anıyı anlatırken " Zackarina'nın gülmekten öldüğü gündü" ya da "ağaçların rüzgârdan çıldırdığı gündü" diye başlayacaklardır söze. Ne var ki, hatıraları da dört, en iyi ihtimalle beş neslin ötesine geçmez. Bir çingenenin tarih bilinci atalarıyla sınırlıdır ve yaşayanlar arasında onları hatırlayan kimse kalmadığında o atalar da unutulur. Ne efsanevi veya meşhur kahramanları ne de kökenleri hakkında hikâyeleri vardır. Eğer bir gajo (çingene olmayanlara bu adı verirler) onlardan böyle bir hikâye duymaya can atıyorsa, istenilen şeyi esirgemezler; ama bu yalnızca o gajodan para sızdırmak için uydurulmuş bir hikâye olacak, anılarının arasına şöyle kaydedilecektir; "Maşşo'nun aptal gajodan, bir beşlik tokatladığı gün".


Çingeneler kültürel sürekliliklerini ve kimliklerini ustalıkla dokunmuş bir ağın ardında korur. Bu ağ, arkasındaki her şeyi gösteren şeffaf bir dokuymuş gibi görünse de, gerçekte böyle değildir. Aslında şeffaflık görüntüsü, gördüğünü gerçekmiş gibi kabul etmeye meyilli bir gajonun merakını gidermeye, onu Çingenelerin hayatından uzak tutmaya yarar. Örneğin falcılık, bir gelir kaynağı olmanın yanı sıra, çingene dünyasını -gajoları tedirgin eden- sihirli bir haleyle kuşatma açısından çok önemlidir. Fal bakan bir çingene gajonun hayatını deşifre edermiş gibi davranırken, aslında o hayatın -iş, aile, başarı, başarısızlık özelinde- hiçbir gizli saklısı olmadığını bilir. Gajo'nun kendi kendine itiraf edemediği ve mazoşist bir zevkle taşıdığı korkularını işleyip, çok gizli dünyadan taşınan bir habermiş gibi sunar. Romanlar kendi aralarında ise hiçbir şekilde fal bakmazlar. Muhtemelen fala inanmadıklarından!..

Çingenelerin ortaklaşa paylaştıkları ne Mesih inancı ne de muazzam bir tarih bilinci vardır. Hıristiyanlığın veya İslamiyetin ince cilası altında gerçek dinleri, ata tapınıcılığıdır. Hukuk sistemleri veya kris, yaptırım gücünü bu soy kavramına dayanan büyüden alır. Ortak bir atadan dolayı akraba olmanın yanı sıra aralarındaki bir başka temel bağ dilleridir; Sanskritçenin bir türevi olan ve sırrı kıskançlıkla korunan Romanca…

Koşullar öyle gerektirdiği için bazen hırsızlık yapmak zorunda kalırlar; atları için ot, ateş için odun, karınlarını doyurmak için patates, sebze, meyveler ve elbette ki meşhur "yolunu kaybetmiş sevgiye muhtaç" tavuklar… Hırsızlıklarını meşrulaştıran bütün bir Gajo dünyasını kamu alanı olarak düşünmelidir. Ancak gündelik ihtiyaçlarının dışında hırsızlık yaptıkları da görülmemiştir. Çünkü hayatını eşyaların ağırlığı ile bağlamak istemez çingene. Onun başına gelecek en kötü şey "herhangi bir eşyaya bağlanarak, onun yanında çürümeyi beklemektir". Bu nedenle onların iflah olmaz hırsızlıkları konusunda söylenenler yalnızca bir efsanedir.

Bir çingene ölümle taçlanan bir cesareti ve intiharı asla anlamaz. Onlar için en büyük cesaret yaşamaktır. Bunu öyle süslü laflarla dillendirmezler de. Çünkü söz yaşamın büyüsünü bozar. Bir çingene atasözüdür bu; "söz hayatı çalar". Varoluşsal sorunları da yoktur; yalnızca yaşanır. “Düş görmeye gerek yok, uzun uykuda (ölüm) yeterince göreceksin".

Ve aşk. Biliriz ki sık ve ateşli aşklar yaşar çingeneler. Doğru. Ama bu aşk da bizim anladığımızdan çok farklıdır. En önemli farkı, aşkın yanında acıya asla yer verilmemesidir. Yani modern insanın arızalı ilişki biçimleriyle anlaşılamayacak türden bir sevgi biçimidir bu. Bir çingene "seni seviyorum” demez, bunun yerine "seni hayatta tutmak istiyorum" diye seslenir. Aslında aşkı tanımlayan sözcük tam olarak şudur; "hayatı öpmek".

bazen buraya yazmaya yeltendikçe yazacak ne kadar çok şeyim olduğunu fark ediyorum. fakat bir kısmı gidiyor işte, çok az bir bölümü buraya geçiyor. dün gece felsefe siyaset, bireyin eylem birliği ve bu üçgenin kişinin hayatının her alanını nasıl etkilediğini sorgulayan bir yazı yazayım diyordum. bugün gündüz ösym binasını kuşatırken biraz da flörtleşerek gitar çalan hoş bir kızla beraber yeni türkü'den buğdayın türküsünü söylediğimi ve bu olayın üzerine gidip yeni türkünün bende ne kadar öenmli bir yerde olduğuna dair bir yazı yazayım dedim. kaybedenler kulübündeki "afili filintalar" ve hiç sevmediğim doksanlar gençliği üzerine yazayım dedim. uzun zamandır altayla ilgili bir yazı da düşünüyorum. bedensel yaşlanma ve geriatriyle de ilgili mesleki bilgilerimi döktüreyim diyorum. sonra işte başlıklar halinde bunları yazmaya karar verdim.

9 Nisan 2011 Cumartesi

4 Nisan 2011 Pazartesi

Iron Maiden - Run To The Hills (Live at Ullevi)



maiden, türkiyede. 14 yaşımdaydım bu adamlarla tanıştığımda. 2000lerin ortalarında hâlâ seksenlerin kafalarını yaşıyorlardı ama olsun.
ingiliz heavy metaline kattıkları o solukla, heavy metalin tüm dünyada girdiği duraklamasını ve geriye gidişini bitirmişlerdi seksenlerde. bunu birazda önceki on yıldan devraldıkları punk altyapısına borçluydular.
metal müzik tıpkı seksenlerde olduğu gibi 2010lu yıllarda yine bir resesyona girerken, bu işi ileriye taşıycaka gençler çıkana kadar, biz geçeriz kaptan köşküne dediler bu adamlar ve final frontier'ı çıkardılar. iyi de ettiler. birazcık da oryantalisttiler. ama efsaneleri ve fantastizmi çok seven metal türü içerisinde çok ayıp ve absürd bir şey değildi bu.
rock müzik için pink floyd ne ise, iron maiden heavy metal için odur.
en güzel tarafları ise asla metallica üyelerinin başına gelen götleşmeye uğramamalarıdır. adam gibi adamdır bu amcalar.
şimdi türkiyeye geliyorlar. sahne önü 295, normal 148. gitmişken dedemiz alice cooper'ı da görmek şansına erişicez ama. ergenlik dönemlerimizin geyiği abi iron maiden gelse balı boşaltırız o gün. atatürk yıkılır. yollar kapanır. ( bir de izmire ayağımıza getiriyoruz yaşlı başlı adamları) bu lafların heyecanı ve nostaljisiyle o paraları neremizden çıkartıp da vericez biletix'e bilemiyorum. delikasap mecmuasından bir muhabirlik dilensem de, basın kısmından izlesem konseri beleşe getirebilir miyim ki?

16 Mart 2011 Çarşamba

17 yaşında bir çocuk hayatını bitirdi geçen hafta. ben 21 yaşında ankaranın soğuk sokaklarında aşıkçılık ve karşılık beklemecilik oynarken off-side' a düşmüş ancak düdüğü duymak, kalkan bayrağı görmek istemeyen hızlı forvet edasıyla, 17 yaşında bir çocuk bir zamanlar benim de yazdığım naiflikte bir ilk aşka veda mektubu yazıp ömrünü noktalamış.
mektubu görseniz okusanız, sıcak bir gülümseme yayıldı yüzüme, yanağımın ikiye katlandığı gamzenin içine gömdüm ben o bedeni küçük, yüreği kocaman çocuğu.
ben on yedi yaşındayım ama tarifsizce sevdim yazmış; daha, tarif edilebilen bir sevda olmadığını bilemeyecek yaştaydı. ben onu hatalarıyla sevmiştim o benim hatalarımı affedemedi yazmış. (hikayeye göre bizim oğlan, bizim kızı aldatmış çünkü, kız affetmemiş, delikanlı vicdan azabıyla yaşamaktansa yazmış bir mektup, atmış kendini banliyönün altına. ne kolay ölüm. hayır hayır ucuz demeyeceğim asla çünkü ucuz ölüm olmaz, hiç bir insan hayatı kim olursa olsun ucuz değildir.) bizim oğlan, insanları hatalarıyla günahlarıyla bir birey olarak karşılık beklemeksizin sevmenin yüceliğini ve bunu karşı tarafa hissettirebilmenin en az bunun kadar önemli bir şey olduğunu kavrayamayacak yaştaydı daha.
dedim ya ben de yazmıştım öyle mektuplar, daha dün lisede, sonrasında üniversiteye hazırlanırken dershane döneminde yazdıklarımı okudum. o saflık, o naiflik.
ben onun gibisini bir daha asla bulamam, onu kaybetmek bir nevi ölümdür zaten demiş. nazım'ın "Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye İşte ben onlardan değilim Ben sensiz de yaşarım;Ama seninle bir başka yaşarım." dizelerini okumamıştı, daha o kadar küçüktü ve hayatın, ne için kim için ben onsuz olamam derse, onsuz da olabileceğini gösterebilmek için elinden geleni ardına koymayacak bir deccal olduğunu öğrenememişti henüz.
daha 17 yaşında ne gördün ki aslanım, ne yaşadın. nasıl anlamam seni, g bloğun üst katında koridorun sağ tarafındaki ilk pencereden dakikalarca izlerdim o uzun selvileri. boş boş bakardım. sonra aşağıya bakardım, atlasam bitecek herşey. bir gün ne olacağını düşündüm. insanlar toplanacaklar başıma, ağlamalar sızlamalar şokta herkes. 3 gün 5 gün en sükse çocuk benim okulda herkes beni konuşacak. sonra mı? toprağın iki metre altı karanlık bir beyaz beze sarılı halde.
bir daha da asla, ne kadar üzülürsem üzüleyim, ne kadar canım yanarsa yansın, aklıma getirmedim o seçeneği. onu şov amaçlı uygulamaya kalkanlara da -yakın bir arkadaşım dahil- şarlatan gözüyle baktım hep. prim bile yapmayı düşünmedim o işten.
ama sen belli ki bu maymun cinsinden değildin. ben o mektubu okuyunca zihnimde ergen sivilceli tüyleri yeni yeni biten, ilk aşkın ateşiyle kavrulan çoktan fotoğraf karelerinde kalmış bir siluet belirdi.
bu kadar normal olan bir durum asla böyle sonlanmamalıydı.
hayat on beşindeyken insanın gözüne yirmibirinden farklı görünür, muhtemelen otuzunda kırkında bugünkünden çok daha farklı görünecek. sen aslanım, 5 sene sonra tıpkı benim yaptığım gibi o günleri çocuktuk işte diyerek anlatıcaktın arkadaşlarına kordonda rakı içerken.
muhtemelen başka birine aşık olacaktın. aynı şeyleri onun için de yaşayacaktın. belki de ılık bir mayıs akşamında şarabın da verdiği keyifle akdenizin en güzel şehrinde sevdiğin kızla hayatında ilk defa tek vücut olacaktın. beraber gecenin serinliğinden korunmak için birbirinize sokulup, parmaklarınızın ucunda yanan sigarayı paylaşacaktınız.
sonra büyümenin hayattaki en boktan şeylerden biri olduğunu öğrenecektin. peter pan sendromu var bende diye ukalalık yapacaktın. çocuğum ben hep. belki çok hoş bulduğun bir kız bu lafına aldanıp şuna bak hala havalarda diye geçecekti senden. acıyacaktı yüreğin ve sonra öğrenecektin ki büyümek artık canının yanmaması, şaşırmamak ya da hissizleşmek demek değil, büyümek, gerçekleri doğru tahlil edip onlarla yüzleşebilmek, sorunlardan başını devekuşu misali kuma gömerek kaçmadan, onların üzerine gidecek güce ve donanıma sahip olabilmektir. ama sen bunu öğrenemeden gittin.
son olarak demişsin, onu koruyun, onu suçlamayın, ben onu çok seviyorum. onu asla üzmeyin. bir kadının kalbini en çok kanatabilecek olanın, onu en çok acıtabilecek olanın o kadının gönül verdiği adam olduğunu anlayamayacak kadar küçüksün daha. işin paradoks yanı, bir kere de kanattın mı kalbini, o kadının gözünde onu kollarında koruyup saklayabilecek adam değilsindir artık.
seni ilk anlattıklarında bu dizeler geçti aklımdan. sen o kadar bendenmişsin ki...


canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar
ben bu yürek yarasını bir gece elbistanda duymuştum
akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı
iğdeler ay kokardı
oflaz ışıkları
yol boylarında osmanlı karakolları
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı canım yiğit süzüm süzüm canım oğul gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistanda duymuştum
ekmek yedim su içtim ben nasıl yadsıyayım
ya nasıl yadsıyayım o ishaklı selvilerde ay ışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim
sen ne zaman büyüdün de, ne zaman kaptırdın gönlünü
sen daha bebek bebek, sen daha baba baba canım oğul
o kıraç toprakların yaban gülü, yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan toylardan sorar oldun
bileklerim canım oğul yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün demek
o damar damar kınalı topraklara

15 Mart 2011 Salı

27 Şubat 2011 Pazar

"Yaklaşma kızım ağır bi fahişe kokusu var üzerinde.belli ki harama bulaşmış tenin ama anlayamadığım bir sıradanlık var gözlerinde söylesene ben kaçıncı damadım,tek gecelik gelinliklerinde..."
"Kimse kendine şunu soramaz: Ben neden mutsuzum? Soru kendi içinde, her şeyi mahvedebilecek virüsü taşır. Eğer bu soruyu sorarsak, bu bizi neyin mutlu ettiğini bulmak istediğimiz anlamına gelir. Eğer bizi mutlu edecek olan şu anda sahip olduğumuzdan farklıysa o zaman ya bir kere de ya da tümüyle değiştirmeli ya da kendimizi çok daha mutsuz hissederek olduğumuz gibi kalmaya devam etmeliyiz."
bu durumun zilyon tane sebebi var biliyorum. tüm bu sebeplerin çözümünü de biliyorum. ama asıl suç insanın kendisinde. olayların ve durumları şekillendirmek maalesef bizim elimizde ve geçmişe dönüp yaptığımız hataları fark edince bu vicdan azabıyla baş edemiyoruz. bununla baş etmeye çalışırken yine kendi avuçlarımızın içinde olan geleceği kaçırıyoruz.
zamana bırakma kolaycılığına kaçıp kendi hayatımızda ya da kişiliğimizde yapmamız gereken köklü dönüşümleri gerçekleştirmiyoruz. bu dönüşümleri yapmamızı sağlayacak olan heyecan içimizde belirince korkuyoruz ve onu kendi ürettiğimiz karşı fikirlerle sönümlendiriyoruz.
2 haftadır aynı şarkıyı dinliyorum. bir kopuş gerçekleştirmem gerekiyor ve aslında mevcut durumda hiç kimse tarafından da yargılanmam bu kararımdan dolayı. daha önce başarabildiğimi görmüştü insanlar bu sefer niyetimi de dillendirmem gerekiyor.
beni neyin mutsuz ettiğini biliyorum. neyin mutlu edebileceğini kestiriyorum. ama bir adım atmam gerekiyor, hızlı ve ani bir adım. bir anda her bir haltın hallolucağı bir adım.

21 Şubat 2011 Pazartesi

dedemi kaybedeli tam 1 sene oldu bugün. (saat 12yi geçtiği için dün) 20 şubat 2010 da hastaneden çıktıktan sonra ilk defa yıkanmak istedi. kendi ellerimle yıkadım onu. o gece 21 şubatın ilk saatlerinde kaybettik. gemi kalkmadan limandan, yolcuyu ellerimle temizledim, hazırladım onu ebediyete.
cengiz aytmatov'un bir romanında (yanlış hatırlamıyorsam gülsarıydı) yaşlı bir atın muhteşem bir tasviri vardır. o betimleme gelmişti o gün dedemi yıkarken aklıma. bir zamanlar içinden hayat fışkıran bir beden sanki benim vücudumdan ellerim aracılığıyla onunkine akan bir bilinmez enerjiyle soluk alabiliyordu.
ailemde kendimi en çok ona benzetmişimdir. benim gibi müthiş duygusal bir tipti. kendi çerçevesinde gayet açık görüşlü biriydi. bir de yakışıklıymış (tabi ben yetişemedim o dönemine).
eski insandı, ataerkildi. 5 torunundan en büyüğü ve tek erkek olanı bendim ve bunun ayrıcalığını hep hissettirdi bana.
gezmeyi çok severdi. türkiyede gitmediği yer pek azdı. bir yunan adaları macerası var, tam komedi.
gençken yaptıkları anlatılırdı hep. yakışıklı ve bulunduğu çevre içinde görece daha varlıklı bir adamın yaptığı hınzırlıklar.
hayatında hiç askere gitmemiş. eline bir kere bile silah almamış. 18 yaşına kadar bulgaristan da kırcaaliye bağlı bir türk köyünde yaşamış. sonra göç. son güne kadar köyünü görmek istedi hep. şimdi bizimle hiç bir bağı kalmamış olan, izini kaybettiğimiz uzak akrabalarımızdan bahseder ve bir kırcaaliye gitse, orda krallar gibi karşılanacağını anlatırdı. beraber gideceğiz derdi bana, sen ayağa kalk ben götüreceğim derdim.
son 7 yılını yalnız yaşadı. yalnızlığın nasıl bir bela olduğunu dedemden bilirim. gece onda kalmam için gözümün içine bakardı. kalırdım. bazen de kalmazdım. keşkeler...
sigara ekmek su gibiydi onun için.
tıbba girdiğini gördüm doktorluğunu zaten göremem, bir gün önlüğünle gel beyaz önlükle göreyim demişti.
onun açısından, 60 yıl önce hiç bir malı mülkü olmadan, cebinde parası olmadan geldiği, sonrasında dışlandığı, hor görüldüğü bir ülkede tutunmak, bir aile kurmak, o ailenin dallanıp budaklandığını görmek büyük bir keyifti, bunu konuşmalarında hissettirirdi hep.
kendi kuşağındakilere göre farklı bir ihtiyardı o, severdim dedemi.
huzurla uyusun.

19 Şubat 2011 Cumartesi

13 Şubat 2011 Pazar

gün söyledi biraz önce çok doğru bir laf:

Dalgasız Denizde Herkes Kaptancılık Oynar!

4 Şubat 2011 Cuma



sebebini günah keçisi ilan edilen sigaraya mâl ettikleri ilk hastalığımı geçiriyorum şu an. göğsüme tonlarca ağırlık yükleniyor şu an. ne diyebilirim ki, bu nankör öyle zor anlarımda yanımda oldu ki benim. kalbimin, kafesine sığmadığı anlarda, ondan aldığım nefesler bazen birer kırbaç gibi şakladı göğsümde, bazen de okşayarak sakinleştirdi. bir kere keyifle içmişliğim yoktur şu mereti. 10. sınıftan beri biliriz birbirimizi ama keyif sigarası denilen şeyi bilmem. ben hep üzgün olduğumda, öfkeli olduğumda ve bununla kendi kendime baş edemediğimde sığındım bu limana. şimdi hastalandım -gerçi bir bok olduğu da yok 2 gün yattım şimdi ayaktayım- ve bu hastalığın sebebi olarak onu gösteriyorlar. öyle anlarda insanı çıldırtan o yalnızlıktan kurtardın ki beni, ömrümden bilmem kaç yıl götürmüşsün, acı çekerek ölmeme neden olacaksın falan önemli değil bunlar. biliyorum ki birgün yollarımız ayrılıcak seninle, beni düşünme, günün birinde, bir zamanlar hayatımda yer edinenlerle yollarımızın ayrılacağı fikri acıtmıyor artık beni, vücut direnç sağlıyor bir yerden sonra, senin canını çok yakar mı benim dudaklarımda tutuşmamak bir daha onu sen bileceksin. neyse efendim, şu yaramaz nane ilk zararlı etkisini gösterdi sağlığımda paylaşmak istedim.

30 Ocak 2011 Pazar

aylar sonra saçma bir sebepten üzüldüm yine bugün. ilk olarak deli gibi üzüldüğümü ağlamak istediğimi fark edince sevindim aslında. ne zamandır yaşamamıştım bu duyguyu dedim. mazoşizmin doruklarında, beynim tüm sadistliğiyle saçma sapan komplolar kurup iyice diplere batırdı beni. sonra bu konuya dair eski nötrlüğümü katbettiğim için, yine üzülüp sevinmeye başladığımı fark edince ve günün birinde bu durumun bugünkünden çok daha fazla canımı yakıcağını fark ettiğim için tekrar bunalımlara girdim. gece bir zamanlar teselli edebilen dost tavsiyelerinin pek bir tesirde bulunmadığını anlayıp iyice çöktüm.
aslında şu an ilaç gibi gelicek o kadar çok şey var ki bana. ve ben hep durdurdum kendimi. zaman ve mekandan bağımsız olarak kendimi kayıtsız olarak bırakabilceğim hiç bir dost ya da sevgilinin geçmediğini düşündüm hayatımdan. bu çok boktan bir şey. gerçi kaç kişi sahiptir ki bu şansa. ama herkesin yaşamında böyle biri olmalı.
paulo coelho'nun o ilk 50 sayfasında ne kadar boktan bir yazarmış dediğim zahir denilen romanındaki yazar heriften ve karısından nefret ediyorum. bu karakterlerin mantalitesine sahip olduğunu düşündüğüm paulo coelhodan da (ismininin sonundaki eki kesme işaretiyle ayırmamam kendi çapımda ona yaptığım ve haz aldığım saygısızlığın ürünüdür) nefret ettim. insanları sentetik ilişkilere özendirmekten başka bir şey yok ilk 50 sayfada.
18. yüzyılın romantizmini özlüyorum. pek kendime yakın bulmasam da 70lerin hippilerinin samimiyetini ve naifliğini arıyorum. amerikan beat kuşağının bizde ki temsilcisi ilan ettiğim orhan veli'nin dönemini istiyorum.
sonra bu çılgın pazar ve onun medeniyetinden kaçtığımı düşlüyorum. adam smith'in beyninin ulaşamadığı bir ülke ya da bir ada. tek başıma uzamış sakallarım ve yanmış tenimle, o tepkili tepkisizliğimi yaşamak istiyorum.
sonra eğer tek başıma kaçarsam bunun bir yenilgi olacağını düşünüyorum, eğer beni tamamlayan, rehabilite eden biri de olursa yanımda o sürgünü muzaffer bir edayla yaşayacağımı tahmin ediyorum. neden diye sormayın, mantıklı bir sebebi yok.
ama bununla bağlantılı olarak hep düşünmüşümdür; ulen ecevit sen rahşanı da almışsın yanına niye o hayalini kurduğun küçük çiftlik evine yerleşmedin de bu pisliğin içine attın kendini. kendini düşünmedin bari sevdiğini düşün.
bir insan 21 yaşında yorulup ne haliniz varsa görün dememeli bir dünyaya. şimdi şefkatli bir kadın kucağında hüngür hüngür ağlayasım var.
artık canım bir şey yazmak istemiyor.

16 Ocak 2011 Pazar

http://www.haberturk.com/yazarlar/591758-yasamayi-basarmis-bir-cocuk

15 Ocak 2011 Cumartesi


iyi ki doğmuşsun! ne mutlu bize ki seninle aynı dilde, aynı kavgayı veriyoruz, aynı sevdayı yaşıyoruz.
skinny model pantolonlar çok çirkin.