16 Mart 2011 Çarşamba

17 yaşında bir çocuk hayatını bitirdi geçen hafta. ben 21 yaşında ankaranın soğuk sokaklarında aşıkçılık ve karşılık beklemecilik oynarken off-side' a düşmüş ancak düdüğü duymak, kalkan bayrağı görmek istemeyen hızlı forvet edasıyla, 17 yaşında bir çocuk bir zamanlar benim de yazdığım naiflikte bir ilk aşka veda mektubu yazıp ömrünü noktalamış.
mektubu görseniz okusanız, sıcak bir gülümseme yayıldı yüzüme, yanağımın ikiye katlandığı gamzenin içine gömdüm ben o bedeni küçük, yüreği kocaman çocuğu.
ben on yedi yaşındayım ama tarifsizce sevdim yazmış; daha, tarif edilebilen bir sevda olmadığını bilemeyecek yaştaydı. ben onu hatalarıyla sevmiştim o benim hatalarımı affedemedi yazmış. (hikayeye göre bizim oğlan, bizim kızı aldatmış çünkü, kız affetmemiş, delikanlı vicdan azabıyla yaşamaktansa yazmış bir mektup, atmış kendini banliyönün altına. ne kolay ölüm. hayır hayır ucuz demeyeceğim asla çünkü ucuz ölüm olmaz, hiç bir insan hayatı kim olursa olsun ucuz değildir.) bizim oğlan, insanları hatalarıyla günahlarıyla bir birey olarak karşılık beklemeksizin sevmenin yüceliğini ve bunu karşı tarafa hissettirebilmenin en az bunun kadar önemli bir şey olduğunu kavrayamayacak yaştaydı daha.
dedim ya ben de yazmıştım öyle mektuplar, daha dün lisede, sonrasında üniversiteye hazırlanırken dershane döneminde yazdıklarımı okudum. o saflık, o naiflik.
ben onun gibisini bir daha asla bulamam, onu kaybetmek bir nevi ölümdür zaten demiş. nazım'ın "Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye İşte ben onlardan değilim Ben sensiz de yaşarım;Ama seninle bir başka yaşarım." dizelerini okumamıştı, daha o kadar küçüktü ve hayatın, ne için kim için ben onsuz olamam derse, onsuz da olabileceğini gösterebilmek için elinden geleni ardına koymayacak bir deccal olduğunu öğrenememişti henüz.
daha 17 yaşında ne gördün ki aslanım, ne yaşadın. nasıl anlamam seni, g bloğun üst katında koridorun sağ tarafındaki ilk pencereden dakikalarca izlerdim o uzun selvileri. boş boş bakardım. sonra aşağıya bakardım, atlasam bitecek herşey. bir gün ne olacağını düşündüm. insanlar toplanacaklar başıma, ağlamalar sızlamalar şokta herkes. 3 gün 5 gün en sükse çocuk benim okulda herkes beni konuşacak. sonra mı? toprağın iki metre altı karanlık bir beyaz beze sarılı halde.
bir daha da asla, ne kadar üzülürsem üzüleyim, ne kadar canım yanarsa yansın, aklıma getirmedim o seçeneği. onu şov amaçlı uygulamaya kalkanlara da -yakın bir arkadaşım dahil- şarlatan gözüyle baktım hep. prim bile yapmayı düşünmedim o işten.
ama sen belli ki bu maymun cinsinden değildin. ben o mektubu okuyunca zihnimde ergen sivilceli tüyleri yeni yeni biten, ilk aşkın ateşiyle kavrulan çoktan fotoğraf karelerinde kalmış bir siluet belirdi.
bu kadar normal olan bir durum asla böyle sonlanmamalıydı.
hayat on beşindeyken insanın gözüne yirmibirinden farklı görünür, muhtemelen otuzunda kırkında bugünkünden çok daha farklı görünecek. sen aslanım, 5 sene sonra tıpkı benim yaptığım gibi o günleri çocuktuk işte diyerek anlatıcaktın arkadaşlarına kordonda rakı içerken.
muhtemelen başka birine aşık olacaktın. aynı şeyleri onun için de yaşayacaktın. belki de ılık bir mayıs akşamında şarabın da verdiği keyifle akdenizin en güzel şehrinde sevdiğin kızla hayatında ilk defa tek vücut olacaktın. beraber gecenin serinliğinden korunmak için birbirinize sokulup, parmaklarınızın ucunda yanan sigarayı paylaşacaktınız.
sonra büyümenin hayattaki en boktan şeylerden biri olduğunu öğrenecektin. peter pan sendromu var bende diye ukalalık yapacaktın. çocuğum ben hep. belki çok hoş bulduğun bir kız bu lafına aldanıp şuna bak hala havalarda diye geçecekti senden. acıyacaktı yüreğin ve sonra öğrenecektin ki büyümek artık canının yanmaması, şaşırmamak ya da hissizleşmek demek değil, büyümek, gerçekleri doğru tahlil edip onlarla yüzleşebilmek, sorunlardan başını devekuşu misali kuma gömerek kaçmadan, onların üzerine gidecek güce ve donanıma sahip olabilmektir. ama sen bunu öğrenemeden gittin.
son olarak demişsin, onu koruyun, onu suçlamayın, ben onu çok seviyorum. onu asla üzmeyin. bir kadının kalbini en çok kanatabilecek olanın, onu en çok acıtabilecek olanın o kadının gönül verdiği adam olduğunu anlayamayacak kadar küçüksün daha. işin paradoks yanı, bir kere de kanattın mı kalbini, o kadının gözünde onu kollarında koruyup saklayabilecek adam değilsindir artık.
seni ilk anlattıklarında bu dizeler geçti aklımdan. sen o kadar bendenmişsin ki...


canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar
ben bu yürek yarasını bir gece elbistanda duymuştum
akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı
iğdeler ay kokardı
oflaz ışıkları
yol boylarında osmanlı karakolları
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı canım yiğit süzüm süzüm canım oğul gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistanda duymuştum
ekmek yedim su içtim ben nasıl yadsıyayım
ya nasıl yadsıyayım o ishaklı selvilerde ay ışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim
sen ne zaman büyüdün de, ne zaman kaptırdın gönlünü
sen daha bebek bebek, sen daha baba baba canım oğul
o kıraç toprakların yaban gülü, yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan toylardan sorar oldun
bileklerim canım oğul yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün demek
o damar damar kınalı topraklara

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder