Rosa Luxemburg, iki halkın sürekli olarak baskı altında tutulup horlandığından bahseder; bu iki halktan biri Çingeneler, öteki Yahudilerdir. Luxemburg’a göre "Yahudiler, kendilerini aşağılayan dünyanın efendisi olmaya çalışmış, onun için de, çoğu kez paylarına kölelik düşmüştür. Ama çingeneler kendilerini hor gören dünyayı ciddiye almazlar. O dünyada bir şey olmaya çalışmaz, bu nedenle köle de olmazlar".
Çingeneler dünyayı ciddiye almasalar bile bu dünyanın efendisi olmaya soyunanlar tarafından zaman zaman -ne yazık ki- fazlasıyla ciddiye alındılar. Tarih boyunca hiçbir halkla savaşmamalarına rağmen pek çok kez şiddete maruz kaldılar, sadece Nazi Almanya’sında Yahudilerle birlikte on binlerce çingene, çocukları ve henüz doğmamış çocuklarıyla toplama ve imha kamplarında katledildiler. Doğrusunu söylemek gerekirse gittikleri yerde genelde bariz bir düşmanlıkla kuşatılmışlar, siyasi bir güçleri olmadığından karşılaştıkları şiddetin ve insanlık dışı baskının çoğu kayda geçmemiştir. Yine de kendilerine kötülük yapanlara karşı sürekli bir nefret besledikleri söylenemez.
Geçmişte Çingeneler hakkında çalışmalar yapan çoğu bilim adamı ve yazar, onları ya coğrafi bölgelere ya da kalabalık bir şekilde bulundukları ülkelere göre incelemişlerdi; ne büyük yanılgı!.. Evet, yerleşik hayata geçmiş ya da yarı-göçebe bir yaşam sürdüren ve muhtemelen yabancıların araştırmalarına kendilerini itirazsız teslim eden birkaç Çingene topluluğunun varlığı doğrudur: İspanya'nın Gitanoları, İngiltere Çingeneleri, Almanya'nın Sintileri, Romanya'nın Rudarileri ve Macaristan'ın Müzisyenleri bu gruplar arasında sayılabilir. Gezileri sırasında bütün bir kıtayı dolaşan tamamıyla göçer Romanlardan farklı olarak, bu Çingenelerin çoğu kültürel kimliklerini hemen hemen kaybetmiş ve neredeyse asimile olmuşlardır. Hem Lovara hem de Kalderaş kabilelerinin üyeleri, S.S.C.B.'den Amerika'ya, Oslo' dan İstanbul'a, Malaya'dan Güney Afrika ve Brezilya'ya kadar her yerde bulunabilirler.
Arkaik kabile bağlarına sadık kalan, tek göçer çingene grubu Romanlardır. Bunlar, bütün kalpleriyle daha büyük bir bütünün bir parçası olduklarını hissederler. Seyahat dürtüleri salt bir dolaşma arzusu değildir. Hala tanımadıkları akrabalarıyla buluşmak, oğullarına yaraşır gelinler bulmak, kabileden ancak akrabaları olmayan biriyle onları evlendirmek için yolculuk ederler. Süre giden kültürel bir kan naklinin ve durmaksızın akan bir yenilenme gücünün bir parçasıdırlar.
Bu bilgiler, henüz on iki yaşındayken bir Çingene kumpanyasına katılmak üzere evden kaçıp Romanların arasında on yıl geçiren Jan Yoors’un, yaşadıklarını anlattığı “Çingeneler” kitabından aktarıldı.
Zamanın, mekanın ve hayatın farklı yorumu Kitabın asıl önemi çingene topluluklarının tarih ve coğrafyasına dair bilgilerden gelmiyor. Daha ilgi çekici olanı onların duygu ve düşünce dünyasına açılabilmesinde. Bir örnekle başlayım: “Pulika, ‘şu balık kadar büyük kar yağıyordu’ dedi. Nehirden dönüyorduk ve üç tane kocaman alabalık yakalamıştık. Pulika anlattığı olayın geçtiği zaman da yağan karı anlatırken, en büyük balığı seçmişti. Elinde tuttuğu balık, tarihlenebilir bir geçmiş zamana olduğu kadar, tarihlenebilir bir geleceğe de itiraz olarak parlıyordu; çingeneleri her hangi bir zamanda parantez içine alıp anlatmanın imkânsızlığıydı. Onu ele geçirdim dediğin anda elinden kayacaktı”. Bu, hayat denilen şeyin üst üste yığılmış yıllardan değil, toplanıp rakamlarla ifade edilemeyecek anılardan olduğu anlamına da geliyordu.
Demek ki zamanı farklı algılarlar; herhangi bir gelişme düşüncesi illetinden muaf olan Çingeneler ebedi bir Şimdi'de; bitmez tükenmez ve görkemli bir şimdiki zamanda yaşarlar. Romanlar, rüzgârla dalgalanan ağaç dalları veya suyun akışı gibi sürekli bir hareket halindedirler. Ve anılarına rakamları değil, rüzgârı, yağmuru, karı ve hatta dolu dolu gülen bir ihtiyarın kahkahasını şahit gösterirler. Mesela, herhangi bir anıyı anlatırken " Zackarina'nın gülmekten öldüğü gündü" ya da "ağaçların rüzgârdan çıldırdığı gündü" diye başlayacaklardır söze. Ne var ki, hatıraları da dört, en iyi ihtimalle beş neslin ötesine geçmez. Bir çingenenin tarih bilinci atalarıyla sınırlıdır ve yaşayanlar arasında onları hatırlayan kimse kalmadığında o atalar da unutulur. Ne efsanevi veya meşhur kahramanları ne de kökenleri hakkında hikâyeleri vardır. Eğer bir gajo (çingene olmayanlara bu adı verirler) onlardan böyle bir hikâye duymaya can atıyorsa, istenilen şeyi esirgemezler; ama bu yalnızca o gajodan para sızdırmak için uydurulmuş bir hikâye olacak, anılarının arasına şöyle kaydedilecektir; "Maşşo'nun aptal gajodan, bir beşlik tokatladığı gün".
Çingeneler kültürel sürekliliklerini ve kimliklerini ustalıkla dokunmuş bir ağın ardında korur. Bu ağ, arkasındaki her şeyi gösteren şeffaf bir dokuymuş gibi görünse de, gerçekte böyle değildir. Aslında şeffaflık görüntüsü, gördüğünü gerçekmiş gibi kabul etmeye meyilli bir gajonun merakını gidermeye, onu Çingenelerin hayatından uzak tutmaya yarar. Örneğin falcılık, bir gelir kaynağı olmanın yanı sıra, çingene dünyasını -gajoları tedirgin eden- sihirli bir haleyle kuşatma açısından çok önemlidir. Fal bakan bir çingene gajonun hayatını deşifre edermiş gibi davranırken, aslında o hayatın -iş, aile, başarı, başarısızlık özelinde- hiçbir gizli saklısı olmadığını bilir. Gajo'nun kendi kendine itiraf edemediği ve mazoşist bir zevkle taşıdığı korkularını işleyip, çok gizli dünyadan taşınan bir habermiş gibi sunar. Romanlar kendi aralarında ise hiçbir şekilde fal bakmazlar. Muhtemelen fala inanmadıklarından!..
Çingenelerin ortaklaşa paylaştıkları ne Mesih inancı ne de muazzam bir tarih bilinci vardır. Hıristiyanlığın veya İslamiyetin ince cilası altında gerçek dinleri, ata tapınıcılığıdır. Hukuk sistemleri veya kris, yaptırım gücünü bu soy kavramına dayanan büyüden alır. Ortak bir atadan dolayı akraba olmanın yanı sıra aralarındaki bir başka temel bağ dilleridir; Sanskritçenin bir türevi olan ve sırrı kıskançlıkla korunan Romanca…
Koşullar öyle gerektirdiği için bazen hırsızlık yapmak zorunda kalırlar; atları için ot, ateş için odun, karınlarını doyurmak için patates, sebze, meyveler ve elbette ki meşhur "yolunu kaybetmiş sevgiye muhtaç" tavuklar… Hırsızlıklarını meşrulaştıran bütün bir Gajo dünyasını kamu alanı olarak düşünmelidir. Ancak gündelik ihtiyaçlarının dışında hırsızlık yaptıkları da görülmemiştir. Çünkü hayatını eşyaların ağırlığı ile bağlamak istemez çingene. Onun başına gelecek en kötü şey "herhangi bir eşyaya bağlanarak, onun yanında çürümeyi beklemektir". Bu nedenle onların iflah olmaz hırsızlıkları konusunda söylenenler yalnızca bir efsanedir.
Bir çingene ölümle taçlanan bir cesareti ve intiharı asla anlamaz. Onlar için en büyük cesaret yaşamaktır. Bunu öyle süslü laflarla dillendirmezler de. Çünkü söz yaşamın büyüsünü bozar. Bir çingene atasözüdür bu; "söz hayatı çalar". Varoluşsal sorunları da yoktur; yalnızca yaşanır. “Düş görmeye gerek yok, uzun uykuda (ölüm) yeterince göreceksin".
Ve aşk. Biliriz ki sık ve ateşli aşklar yaşar çingeneler. Doğru. Ama bu aşk da bizim anladığımızdan çok farklıdır. En önemli farkı, aşkın yanında acıya asla yer verilmemesidir. Yani modern insanın arızalı ilişki biçimleriyle anlaşılamayacak türden bir sevgi biçimidir bu. Bir çingene "seni seviyorum” demez, bunun yerine "seni hayatta tutmak istiyorum" diye seslenir. Aslında aşkı tanımlayan sözcük tam olarak şudur; "hayatı öpmek".
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder