11 Ocak 2010 Pazartesi

sunshine band

sunshine band. zarif hanımlar ve nazik beyler diyerek başladı vokaldeki yaşlı amca konsere. zaten dans etmeye şartlanmış olan bizler, bira kokan nefeslerimizle eşlik ettik bütün gece şarkılara. caz, funk, pop, bir çok türden şarkıyı, yaşlı amcalar ve teyzeler daha ölmedik anlamı taşıyan kıvrak beden hareketleriyle ve bunlar bizim kuşağın şarkıları tavırlarıyla dinlediler. salondaki tüm erkek populasyonu gözlerini vokaldaki siyah elbiseli kızdan alamadı tabi ki. alkolün verdiği cesaretle birazda, yanına yaklaşıp 2-3 dakika da olsa onunla dans edebilme şansını yakalayan ender kişilerdendim. takım elbiseli, papyonlu, önden askılı entellektüel adamlar ve yün ceketlerini, kıçımızı gömmekten vazgeçtiğimiz deri koltuklara bırakan kısa, boyalı saçlı yaşlı entel kadınlarla dolu bir geceydi. bunların gömlek, pantolon, gıcır kemer kombinasyonuyla yanlarında taşıdıkları oğlanları da öyle. yani efendim, şehrimin akademik camiasına takdim edilmek üzere, teyzem tarafından davet edilmiştim bu harikulade eğlenceli konsere. (anlatım bozukluğu yapmış olabilirim ama emin olamadım) yanımda oturan, kesin fizikçidir tahmininde bulunduğum, elektrik elektronik mühendisi çıkan moron adamın saçma sapan danslarına güldüm baştan. sonra sahnedeki vokalist kıza kilitlendim. swiss otelde çıkıyormuş çarşamba geceleri, şimdi muammer bey olup, karantinalı despinayı izlemeye gitmeli miydim her gece? neyse bu seçkin gecede ben üzerimde alaçatı babylon tişörtü, 2 haftalık sakallarm ve kısa saçım, levis kotum ve harley botlarımla ortamın asi çocuğu rolünü kapmıştım. ispanyolca, italyanca, fransızca şarkılara eşlik ettikçe, yaz gecelerinin sıcak sevişmelerine gidiyordum ben ve karşımda bilmem kim hocanın kızı hangi bölümdesin diye soruyordu bana. saçma sapan şekilde liseden sonra devam etmedim diye yanıtlıyordum. kızın yüzündeki şaşkın ve soğuk ifadeden zevk alıyordum. 15 dakika sonra bis de yapıldı ve gerçeklere kulaç attık salondan çıkarak. kış mevsimine küfrederek, terle ıslanmış tişörtümün üzerine geçirdim montumu. petit paris'in merkezinde canım deli gibi sigara istemişti ama bucaya kadar sabretmek zorundaydım. sarhoş, sıska ve fakir adamlarla dolu otobüsten inince, yaktım, aldığım sigarayı ve balgamlı bir öksürükle verdim nefesi havaya. yağmur vardı yine ve yürümem gereken 20 dakikalık yol. en azından zevk alabiliyoruz bu hayattan hâlâ dedim ve kapatarak gözlerimi yürüdüm yağmurun altında.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder