3 Ocak 2010 Pazar

Çemberin ortasında. Hayatın kıyısında.

makarnanın sosunu yaparken mantarı yine fazla koymuştum dün gece. beni yatıştırabilen ender uğraşlardan biridir yemek yapmak. iş başa düşmedikçe yapmayı da sevmem. daha bugüne kadar evdekilere bir kere yemek yapmışlığım yoktur. iddialı sözlerim var tabi yok efendim evlenince eşimi mutfağa sokmayacağım falan da, geç bunları diyorum kendime. tava da kızaran karnıbaharları da yanmadan aldım. fena değildi yemek. 3 gündür gördüğüm en güzel sofraydı. saat gece 11'e geliyordu. eve geleli yarım saat olmuş. açmışım bütün pencerelerini evin, perdeler uçuyor balkon kapılarından, annem görse şimdi nasıl da kızardı. "dışarıdan görenler ne pasaklı kadın diyecekler." toplumca hayatımız hep dışarıya göre ayarlanmıştı. kendimiz olamamıştık hiç ve olamıyorduk da. neyse geri dönmüşüm payitahtıma, lodos ılık esiyor, acıtmıyor canımı. okşuyor adeta. maymunlar cehenneminden kaçmışım. yemeye başladım sıcaktı yemekler. yanında buz gibi bira açtım. rakıdan başka bir şey yoktu evde cebimdeki son paraları harcıyordum. bulaşıkları yıkamadan bıraktım lavaboya. kapattım bütün pencereleri saat 11 buçuk olmuş atladım otobüse ver elini çankaya. hilton otelinin önünden, final dershanesini geçerek girdim sevgi yoluna. köpekler havlamaya başladılar. hızlı hızlı yürüdüm, kumpircilerin kaldırımına kaçtım. her zaman karşıdaki kaldırımdan yürürdüm aslında ama bu saatte adım başı insan değildi, rahat yürüyordum. alsancağa yaklaşıyordum. denizin sesini duyuyorum soldan, dalgalar yerinde duramıyor, dövüyor kordonu. halvet anını bekleyen bakir delikanlının coşkunluğu var içinde körfezin. fark ediyorum öfke var birazda. sakinleştiririm diyorum ama şimdi değil, daha gelmedim, orhan veli; alsancaktan çıkacaksın kordona demiş. dominik caddesi, süslenmiş yılbaşı için, gelin gibi, solda tuğçerez market, carumlarım içerde, kilitli kapıların arkasında. devam ettim. gecenin belli bir saatinden sonra sarı ışık yanıp sönüyordu sevinç pastanesinin önündeki tarfik ışıklarında. ne sağıma baktım ne de soluma karşıya geçerken. kıbrıs şehitleri uzanıyordu karşımda. saat 12 buçuk olmuş. sokak köpekleri, travestiler, evsizler, mekanların gürültüsü, yürüyen çiftler, sarhoşlar. kilise sokağından sola saptım. sokağın sonundaki keş abinin işlettiği marketten pagosumu alıp indim kordona. rüzgar benim üzerimde güç gösterisi yapıyor. ama doğayla baş edilemeyeceğini bilirim. saldım kendimi. bir adım geri gittim. sonra hafifledi. başımı kaldırınca gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm. smyrna'nın amazonları, körfezin dalgalarında vücut bulmuş, bir işaretimle yutacaklar bu koca şehri, üzerine savrulacaklar o dünyanın en çirkin başkentinin, can alıp dönecekler. pagosu dikip 3-5 yudum aldım. biz öldüreceksek adam öldürürüz dedim. alaycı bir kahkaha gibi gürültüyle çarptı körfezin dalgaları duvara. duruldu deniz. sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bana. sen gittin yine bıraktın burayı ve bir şeyler değişti ama ne? o gece değişen bir şeyler göremedim. ıslak, tahta bankta gece bir buçukta tek başıma, sakinleşen denizle dertleşiyordum. el ayak çekilmiş çevredeki cafelerden. kordonun ışıkları sönüyor. devriye arabasının mavi kırmızı ışığı yaladı yüzümü. bir siluet yaklaştı, anladım bir fahişe. yüzüme baktı yavaş yavaş geçerken önümden. gözlerimi ayırmadım ondan. bunun verdiği cesaretle olacak geldi oturdu yanıma. beni tahrik etmek isteyerek iki elini göğsümün üzerine koydu. birini kaydırmaya başladı aşağıya engel oldum. diğer elini de alıp, avcumun içinde hafifçe okşayıp kucağına bıraktım. ben ki ezilenin ezileni ezmeye çalıştığı bu düzene isyan bayrağı açmışım, faydalanamazdım düşkün bir insandan. şaşkınca baktı bana. gülümsedim, türkçe biliyor musun dedim. çok az dedi. birilerinin, hangi bokun laciverdi olduklarını iyi bildiğim, pekine de beijing diyen birilerinin, belarus demeye başladığı beyaz rusyadan geliyormuş. oturup bu hiç tanımadığım genç kadına, bütün derdimi anlatasım geldi ama anlayamazdı o kadar türkçeyi. belki ben anlayabilseydim acıları paylaşabileceğim kadar rusça, o da kendi hikayesini anlatırdı bana. böyle daha iyi dedim, benim hayalimin, onun felaketi olduğunu duymamıştım işte. kalktı yanımdan baktı boş boş. onu beğenmediğimi düşünmüştür belki de. kızmış da olabilir. keşke anlatabilseydim ona, ikimizin de bu hayatın çirkin ördek yavrusu olduğumuzu. ebeyi belirlemek için sayılırken çocuk oyunlarında, sonucu belli sayımın ebesiydik zaten, figüranlığımızı yapıyorduk dikilerek orda. kimden başlayıp kimde bitireceğini iyi bilen hayat, ooooo diye ağzına sokuyordu işaret parmağını ve ıslak parmak ucu bizim göğsümüzü işaret ederken duruyordu. ikimizde, gecenin bir yarısında bu metropolün kıyısında oturuyorsak, ikimize de yer yok, tüm roller çoktan kapılmış bu ciğeri beş para etmez özentilerin filminde diyesim vardı ona. söyleyemedim ama hiç birini. kalktı, gitti. şarabımda bitti. kalktım saat 2 olmuş. baykuş vardır bu saatte diyerek yürüdüm durağa. 20 dakika sonra şoförünün bu saatte ne işin var sokakta homurtusuyla attığı bakışa aldırmadan bindim otobüse. evime gittim. ne samimiyetsizliğiyle defalarca canımı yakan ezikler vardı aklımda ne sabah beni bekleyen bulaşıklar. yeni yılın 3. gecesi bu deniz bana ne anlatmaya çalışıyor diye soruyordum kendime ki, ertesi gün fark ettim. çocukluğumda dedemle beraber gittiğimiz, havuzlu park adını taktığım, içinde havuzlar bulunan park yıkılmıştı. yerine yeni bir şeyler yapılacak. yenişehir musevi mezarlığının bitişiğindeydi. üzüldüm. göçebe yanımız ağır basmıştı yine. toplumca göçebeydik, yerleşik hayata geçememiştik daha. şehircilikten de, şehirlilikten de anlamıyorduk. 3 kuşaktır aynı şehirde doğup büyüyen kaç kişi var aramızda? yıkıyorduk yeniden yapıyorduk, yıkılan her meydanla, her binayla ortak hafızamızı kaybettiğimizi göremiyorduk. bir bağım daha koparılmıştı çocukluğumla. gençliğim; kanadı kırık bir kartal, uçamıyorum, çocuklğumun sağlam ipleri tutuyor beni havada uçurtma misali. koparmayın o ipleri. bu kuş uçamaz düşer. tehdit ediyorum hepinizi. bir insanın üzerine bu kadar gelirseniz, başınızı çok ağrıtır sonra.

1 yorum: